23 Aralık 2020 Çarşamba

Sezai KARAKOÇ (1933- günümüz)

 Sezai KARAKOÇ  (1933- günümüz)


Giriş  

Sezai Karakoç'un da yer aldığı Il. Yeni şiiri henüz oluşmamışken şiir dünyamızda da 

Garip akımı  varlığını sürdürüyordu. Varlık, İnsan, Ses, İnkılapçı Gençlik ve 

Yaprak Dergisi etrafında şekillenen, Orhan Veli, Melih Cevdet Anday ve Oktay 

Rıfat üçlüsünün oluşturduğu şair grubu, Orhan Veli'nin Garip önsözünde açıkladığı 

şekliyle, şairaneliğe, duygusallığa, vezin ve kafiyeye, edebi sanatlara, sanatta 

burjuvaziye ve de eski şiir kalıplarına karşı çıkılmışlardı. Edebiyatımızda bu şiir 

"birinci yeni şiiri" olarak da adlandırılmıştı. 

"1955'ten sonra ortaya çıkan İkinci Yeni akımı, genellikle 1930'larda doğmuş 

olan genç şairler mensup olduğu bir akımdır. Ama bu akıma Oktay Rıfat, İlhan Berk 

gibi ünlü adların yanı sıra, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ercüment Uçan gibi yaşça 

daha küçük, ama  şiir alanındaki yetenekleri iyi kötü belirmiş, ara kuşaktan şairler de 

katıldılar. 1920'lerin ikinci yarısında doğanların oluşturduğu bu kuşak tam anlamıyla 

arada kakmış bir kuşaklı. Bazıları çıkış günlerindeki şiir anlayışlarından kopup İkinci 

Yeni'ye katılırlarken, bazıları da (örnek olarak İlhan Demiraslan) Garip öncesindeki 

tutucu biçimlere yakınlık duydular. 

Turgut Uyar ile Edip Cansever kısa sürede İkinci Yeni akımının sürükleyici 

şairleri haline gelerek, Cemal Süreyya, Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Ketnal Özer, Ülkü 

Tamer gibi gençlerle birlikte anılmaya başladılar."

Aslında II. Yeni akımının çıkışında sözgelimi, bir Fecr-i Ati, bir Garip 

hareketinde olduğu gibi herhangi ortak bir tavır ve manifesto yoktur. II. Yeni akımı 

tabirini de ilk defa Pazar Postası ‘nı çıkaran Muzaffer Erdost kullanmıştır. Cemal 

Süreyya ve Sezai Karakoç, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden sınıf arkadaşlarıdırlar. Önceleri  

diğer şairlerle yakınlığı yoktu. Ece Ayhan'ın dediği gibi "Edip Cansever’le Sezai 

Karakoç ile bir gün sokakta karşılaşsa onu tanımazdı, tanıyamazdı da. Yine de 

adlarınız birlikte anıldı. Bu ifadeden anlaşılacağı gibi akımın şairleri arasında

planlı bir toplanma yoktur. Ancak akım içindeki şairlerin bir çoğu kendilerine göre bir 

şiir tarzı yakalamanın peşindedirler. 1950'den sonra, kimi şairler yeni bir şiir 

kurmağa yönelirler. Örneğin Cemal Süreyya 1954-56 yıllan arasında Yenilik, Açık Oturum, 

Yeditepe dergilerinde yer yer yenilikler taşıyan bazı şiirler ( Üvercinka, 

İngiliz, Aslan Leylekleri, vb.) yayımlar. İlhan Berk 1955-56 yılları arasında 

Yeditepe'de aynı yöneltide birkaç şiir (Paul Kleé de Uyanmak, F. Ağır Ot) çıkarır. 

Edip Cansever de İlhan Berk gibi aynı dergide, aynı tarihte ve aynı doğrultuda şiirler 

(Aşkın Radyoaktivitesi, Güzel Atomların Yaptığı Ayak, Yerçekimli Karanfil) bastırır. 

Bu şairlerin ardından 1956'da Pazar Postası'nda Ece Ayhan'ın, Tevfik Akdağ'ın, Nihat 

Ziyalan’ın harekete başka katkılar getiren şiirleri boy gösterir. 

Bu yayınlar üzerine, Muzaffer Erdost, İlhan Berk'le ilgili bir yazı yazar. 

... Bugün Orhan Velilerin, Fazıl Hüsnülerin, Behçet Necatigillerin ilerisinde yeni bir 

şiirimiz var mıdır? Yeditepe dergisi okuyanlar orada, İlhan Berk'i, Turgut Uyar'ı, 

Cemal Süreyya’yı, Tevfik Akdağ'ı, Yılmaz Gruda'yı bunlarla birlikte ayrı bir şiirin gün 

geçtikçe geliştiğini görmüşlerdir. (Pazar Postası, 29.7 .1956) 

Bundan sonra Erdost yeni şiirin özelliklerini tespit eden ikinci yazısını 

yayımlar: "Bir Şey Söylemeyen Şiir" (Pazar Postası, 23.2.1956) Yazıda Ece 

Ayhan'ın şiirleri dolayısıyla İkinci Yeni'nin ilkeleri açıklanır: " ... Bu şiir, bir şey 

söylerse, söylediği rastlantısaldır. Yani ozan bir düşünceyi, bir duyguyu, bir olayı 

anlatmak için mısra kurmaya gitmez. Kelimeleri alır onlardan mısra kurar .. “

Muzaffer Erdost'un öne çıkarak yeni bir akımdan bahsetmesi ona II. Yeni 

ismini vermesi ve bu konuda Pazar Postası'nda (27 Ocak 1957) soruşturma yapması 

ortamı hareketlendirir. "Anlamsız" ve "rastlantısal" şiir tartışmaları doğar. Sezai 

Karakoç'un deyişiyle; "Cemal Süreyya, Deformasyon başlığıyla yazdığı bir yazıda, 

yeni bir şiirin, akımın doğduğundan bahsetti. Bu şiire örnek olarak da benim Balkon 

şiirini gösterdi. Cemal, biçimden hareket etme yanlışını yaptı. Muzaffer de, bilir 

bilmez, bu şiire İkinci Yeni adını koyup savunmasına girişti. Oysa, benim görüşüme 

göre biçimden önce özde bir değişim vardı. Muzaffer anlamadan bu şiiri (anlamsız), 

(rastlantısal) gibi adlandırmalarla niteledi. Oysa sonraları Atilla İlhan'ın benim

şiirimden örnek vererek dediği gibi, bu şiir ne anlamsız, ne de rastlantısaldı. Özüyle, 

biçimiyle değişik bu şiir için ben yeni gerçekçi şiir (neo-realist şiir) diyordum. Daha 

sonra öz ve biçim tartışmaları oldu. Hem şiir gelişti, hem de şiir üzerine düşünme. Adı 

yanlış konulmuş olan ikinci yeni şiiri gerçeğiyle tanımadığı gibi, benim şiirimle bu şiir

arasındaki ortak nokta ve şiirimin bu şiirden farkı pek anlaşılamadı.

  Sezai Karakoç'un II. Yenici şairlerle birlikte görünmesi ilk defa 25 Ağustos 

1957 tarihinde Balkon şiirinin Pazar Postası'nda yayınlanmasıyla başlar. Bunun 

arkasından Karakoç, Pazar Postası'nda deneme ve şiirler yayınlar. Önceki dönemlerde, 

Sezai Karakoç, şiirlerinin büyük kısmını İstanbul dergisinde yayınlamış bir şairdir.

Zaman zaman şiirlerini , Şiir Sanatı , Büyük Doğu gibi yayın organlarında 

yayınlamıştır).. Sezai Karakoç, başından beri belirli bir dünya görüşünün içinde 

olmuştur. Kendisini kuşağından ayıran ilk özellik budur. "Benim İkinci Yeniyle ilgim, 

aynı dönemde şiir yazmam ve belki biçim bakımından bazı ortak yanların 

bulunmasından ibaretti. " ifadesi kuşakla olan ilgisini açıklar niteliktedir. 

Sezai Karakoç şiirinin içeriğiyle ve sonradan iyice belirginleşen tekniğiyle II. 

Yeni'den kopar. O "Günümüz şiirinde, İslami düşünceyi modern şiirdeki 

gerçeküstücülükle kaynaştıran; mistisizmden, enbiya-evliya kıssalarından yararlanan, 

çarpıcı benzetme ve imgelerle, denenmemiş sentezlere ulaşan, bağımsız sayfalar açan 

birisi" olmuştur. Sezai Karakoç'un şiir duyarlığı kültüre ve dini duygulara her zaman 

bağlı kaldı. 

Sezai Karakoç şiirde anlamın tuttuğu yer üzerindeki tartışmaların yoğunlaştığı 

bir dönemde şiirin estetik ölçüler varlığını esas alınış ve aynı zamanda şiirinde bir an-

lam ve mesajın varlığını da benimsemiştir. Anlamsız şiire karşı çıktı. Gelenekten 

kopmadı. Eskiyi şekil açısından kuru kuruya taklit etmedi. Türkçenin asırlar içinden 

süzülüp gelen sesine ve şiirinin ince duyarlığına bağlı kaldı. "Sezai Karakoç İkinci 

Yeni şiir anlayışını geleneğe, İslâm  düşüncesine bağlayan şairdi. Başlangıçta biçime 

daha fazla önem verirken iyice yakın göründüğü İkinci Yeniden uzaklaştı, düşünceyi 

öne aldı, düz anlatıma yöneldi. "

Sezai Karakoç'un kendine özgü şiir estetiği ve fikir yapısıyla düşünce dünyamızda önemli

yeri vardır.


Ailesi 

Sezai Karakoç, resmi  kayıtlara göre 22 Ocak 1933 tarihinde Diyarbakır'ın 

Ergani ilçesinde doğdu. Ancak kendi söylediğine göre doğumu 1933 baharındadır.

Doğum yeri olarak, nüfus kütüğünde Osmaniye kaydı geçmektedir. Ancak bu 

Osmaniye'nin Adana ilimizle ilgisi yoktur. Osmaniye eskiden Ergani'nin merkezine 

verilen isimdir. İlçenin genel adı Ergani'dir. 

Sezai Karakoç'un nüfus cüzdanında ismi Ahmet Sezai olarak kayıtlıdır. 

Halbuki babasının ona verdiği ad, Muhammed Sezai'dir.

Babası Leventoğullarından Yasin Efendi’dir. Yasin Efendi, ilkokulu bitirdikten 

sonra bir süre medreseye devam etmiş, küçük yaşta iş hayatına atılmış, kendi başına 

bir takını ticaret işleriyle uğraşmıştır. Yasin Efendi, I. Dünya Savaşına katılmış , 

Kafkas Cephesinde savaşmış ve ellibeş ay fiili askerlik yapınıştır. Bu süre içinde, Ali 

İhsan Sabis ve Enver Paşa'yı görmüş  Bakü'deki çalışmalara katılmış sonra da Ruslara 

esir düşmüştür. İki yıl süren esareti boyunca Rusça'yı öğrenmiş, Rusya'da patlak veren 

ihtilal üzerine serbest kalmıştır. Daha sonra, Yasin Efendi, Rus ordusundaki bir

müslüman subayın yardımıyla arkadaşlarıyla birlikte kurtulmuştur. Batum ve Hopa 

üzerinden Erzurum'a ulaşmış  sonra Elazığ'ı geçmiş ve nihayet Ergani'ye geri 

dönmüştür. 

Yasin Efendi, Ergani'de ticaretle uğraşmaya başlamış ve bu faaliyetini bir süre 

sonra Maden ve Pal gibi ilçelere kadar genişletmiştir. Ancak 1925'de patlak veren 

Şeyh Sait isyanı Yasin Efendi'nin ticaret hayatının da sona ermesine sebep olmuştur. 

Yasin Efendi 1963 yılında Ergani'de vefat eder. 

Annesi Emine Hanım, bir nüfus memuru Ahmet Efendi'nin beş çocuklu 

ailesinin en küçük kızıdır. Sezai Karakoç'un kendi söylediklerine göre, anne tarafı 

Madenli veya Kırşehir'den gelmedir.

Sezai Karakoç'un annesi Emine Hanım, 1957'de, 52 yaşında İstanbul'da vefat 

etmiştir. Karakoç: "Yoktur Gölgesi Türkiye'de" şiirini annesini ölümünün verdiği 

duyarlıkla yazmıştır. (Şiirler III, Shf: 83) 

Sezai Karakoç'un baba tarafından ailesinin eski lakabı Leventoğullarıdır. 

Ancak soyadı kanunuyla "Karakoç" adını almışlardır. Karakoç hatıratında şu bilgiyi 

vermektedir: "Ailemizin lakabı Leventoğulları (halk telaffuzuyla Velentoğulları)dır. 

Bugün bu lakabımız devam etmemektedir. Osmanlılar devrinde kütükte aile lakabımız 

böyle geçmektedir. Eski Ergani'de de böyle biliniyormuş. Fakat bunun nereden 

geldiğini bilmiyorum. Dedelerim Levent idiler de onun için mi? Bilindiği gibi Levent, 

deniz askerine, sanırım bir takım kara askerine de verilen bir isim. 17 ve 18. yy. ‘da 

kendi başına buyruk mahalli askerlere, isyancı askerlere de Levent denmiş. Levent 

isyanları var tarihimizde. Oradan mı  geliyor? Ancak geleneğimizde hiç devlete 

başkaldırışa dair bir anekdot yok.

Amcamın, ailemize, soyadı kanunu çıktığı zaman Leventoğlu'nun seçtiğini, 

fakat nüfus memurunun itiraz edip kabul etmediğini (Arapça bulmuş memur 

anlatıldığına göre) bunun üzerine verilen listeden Karakoç kelimesini seçtiğini 

biliyoruz."(Diriliş, nr: 11, Ekim 1988) 

Sezai Karakoç'un baba tarafının, asker kökenli bir ailenin devamı olduğu söylenebilir. Her iki 

amcasının asker olması ve dedesinin, Plevne savaşına katılması bunu göstermektedir.


Çocukluk Yılları 

1934 yılında Karakoç ailesi, Yasin Efendi'nin işleri sebebiyle Ergani'den 

Maden'e taşınır. Aile, Maden'de büyükçe bir eve yerleşir. Yasin Efendi'nin dükkanı 

daha aşağıda çarşıdadır. Maden’de bulundukları sürede, Yasin Efendi zaman zaman iş 

seyahatlerine çıkmaktadır. 

Aile Maden'de üç yıl kalır. Bu arada Sezai Karakoç bütün çocuklar gibi oyun 

oynar, bindileri kızdırır, bir komşu çocuğuyla demir parçasından oyuncak araba 

yaparlar ve 1937'de aile tekrar Ergani'ye döner. 

Sezai Karakoç henüz dört yaşındadır. Babasının evdeki kitaplarından okuma 

yazmayı öğrenmeye çalışmaktadır. Bir yandan da şiirler ezberlemektedir. Ezberlediği 

bu şiirleri babasının bulunduğu meclislerde okuduğunu hatıratından öğreniyoruz.

1938'de 5 yaşında iken anaokulu yerine kabul edebilecek ihtiyat sınıfına 

kaydoldu. Okuma yazmayı daha önce evde öğrendiği için ihtiyat sınıfında fazla 

kalmadı ve ilkokul birinci sınıfına geçirildi. 

Aile 1939 sonbaharında Ergani'den Piran'a taşındı ve Sezai Karakoç da burada 

ilkokulun ikinci sınıfına devam etti. Aile tekrar 1940'da Ergani'ye döndü. 

Sezai Karakoç'un bu çocukluk yıllarında babası Yasin Efendi, geceleri 

çocuklara kitap okumaktadır. Mahalledeki bazı evlerde bulunan, büyük kalınca ciltli 

kitaplar ödünç alınmakta ve Gazavatnameler, Siyer-i Nebi gibi kitaplar, ahenkle 

okunmakta, çocuklar bunları heyecanla dinlemektedir. Yasin Efendi bazen gittiği 

arkadaş toplantılarına Sezai Karakoç'u da götürmektedir. 

Gerek okunan bu kitaplar gerek bulunulan gece sohbetleri ve Zülküfül Dağı 

ziyaretleri Sezai Karakoç üzerinde etkili olmuştur. Nitekim ileride Karakoç'un şiirinde 

bu çocukluk intibaları karşımıza çakacaktır. 

Bu sırada Ergani'de açılacak olan Dicle Köy Enstitüsüne o da kaydolmak 

ister. Gerek ilkokuldaki bayan öğretmeninin gerekse babası onun kaydını 

yaptırmazlar. Karakoç hatıratında bu yıllar için eski yazıyı da kendi kendisine 

öğrendiğini söyler. 

Sezai Karakoç 1944 yılında ilkokulu bitirir. 


Orta Öğretim 

Yasin Efendi küçük çapta da olsa ticaret işlerine devanı etmektedir ama ailenin 

maddi durumu pek parlak değildir. O yıllar Ergani'de ortaokul yoktur okumak için 

Diyarbakır'a gitmesi gerekmektedir. Ama bu aileye önemli bir maddi yük getirecektir. 

O sıralar Karakoç'un Diyarbakır Lisesi'nde okuyan bir yakınının parasız yatılı sınavına 

girmesini öğütlemesi üzerine sınava giren Karakoç başarılı olur ve Maraş Ortaokuluna 

gönderilir.

Maraş Ortaokulu, yabancıların kolej olarak yaptıkları ancak Cumhuriyetten 

sonra terk ettikleri bir okuldur. Bu okula Türkiye'nin hemen her tarafından öğrenciler 

gelmektedir. Karakoç daha ilk derslerden itibaren başarılı bir öğrenci olarak kendisini 

gösterir. 

Sezai Karakoç bu yıllarda kendi kendisine, gizlice Arapça ve Farsça çalışır. M. 

Akif, T. Fikret ve N. Kemal gibi edebi şahsiyetleri de bu yıllarda tanır. Bu ortaokul 

yıllarında o dönem Milli Eğitim Bakanlığının tercüme edip yayınladığı doğu ve batı 

klasikleriyle dünya edebiyatının seçkin örneklerini okur. Mesnevi’yi ve Attar'ın 

Pendnamesi ‘ni okuması ve yerli yazarlara uzanması da bu yıllarda olur. Ali Suavi, N. 

Kemal, A. Nihat Asya ve Nihal Atsız okuduğu yazarlar arasındadır. Ortaokul ‘da N.

Kemal üzerine verdiği konferans edebiyat konularına iyice ısındığını göstermektedir. 

Batıdan Carlyl"in "Kahramanlar"ı ve Balzac'ın "Vadideki Zambak"ı da bu döneme ait 

yoğun okuma faaliyetinin içine girer. 

Sezai Karakoç bu yıllar içinde Maraş çarşısında bir duvar ilanı görür. Bu 

Karakoç'un düşünce ve edebiyat dünyasında önemli yer tutacak olan Büyük Doğu'nun 

çıkış ilanıdır. Karakoç Büyük Doğu  ilk defa Maraş duvarlarındaki bu afişle karşılaşır. 

Sezai Karakoç 1947 yılında Maraş Ortaokulu'nu bitirir ve Gaziantep Lisesi'ne 

verilir. Maraş Ortaokulu'nda olduğu gibi burada da başarılı bir öğrenci olarak 

kendisini gösterir. Y. Kemal'i çok seven edebiyat öğretmeninin vasıtasıyla bu büyük 

şairi tanır. Aynı edebiyat öğretmeninin Karakoç'un Divan şiirini ve Fuzuli'yi 

sevmesinde rolü olduğu gibi son sınıfta edebiyat bölümüne yazılmasında da etkisi 

olacaktır. 

Sezai Karakoç geniş bir okuma faaliyetine girişir. Okul kütüphanesinden, 

Shakespeare'i, Goethe'yi ve Gide'i okur. Maraş çarşısında ilanıyla karşılaştığı Büyük 

Doğu'yu izlemektedir. Ayrıca Büyük Doğu Cemiyeti’ne üye olmuştur. Yine okulun 

deposundaki Ülkü, İnsan, Oluş, Varlık ve İstanbul dergilerini bu okumanın içine 

alınıştır. 

  Lise yıllarında, yazları çeşitli işlerde çalışan Sezai Karakoç tatilinde ailesiyle 

görüşme imkanına kavuşmaktadır. 

  Sezai Karakoç'un ilk şiir denemeleri bu yıllara rastlar. Yazdığı "Ana-Oğul" 

adındaki mensur şiiri Dernek dergisinde, "Sabır" şiiri Büyük  Doğu’da yayınlanır.

Sezai Karakoç Gaziantep Lisesi'nde okuduğu yıllarda şair Seyfettin Başçıllar 

da sınıf arkadaşları arasındadır. Her iki şair de bu döneme ait hatıralarına kendi 

hatıratlarında yer vermişlerdir.

 Sezai Karakoç 1950 yılında Gaziantep Lisesi'nden başarı ile mezun olur.


Yüksek Tahsil Yılları 

Lise öğrenimini başarıyla bitiren Sezai Karakoç, Gaziantep’ten Ergani'ye döner 

ve bir süre Dicle Köy Enstitüsü'nde muhasebe yardımcılığı ve geçici olarak kütüphane 

memurluğu görevlerinde bulunur. 

Ailenin maddi dununu iyi değildir. Sezai Karakoç yüksek tahsili düşünmekte 

ve mümkün olursa felsefe öğrenimi yapmayı arzulamaktadır. Babası Yasin Efendi'nin 

tercihi ise Karakoç'un ilahiyat öğrenimi görmesi yünündedir. Yüksek öğrenim 

imkanları aramak için İstanbul'a gelen Sezai Karakoç, burslu olarak ilahiyat öğrenimi 

imkanını bulamaz ama Ankara'daki Siyasal Bilimler Fakültesi imtihanına girer ve 

kazanır. Bu imtihan dönemi içinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe 

Bölümü'ne de kaydolur ancak sonunda S.B.F.'ye gider

Öğrenim imkanlarını aramak için geldiği İstanbul'da, Büyük Doğu'dan tanıdığı 

ve çevresinde bulunmak istediği N. Fazıl Kısakürek'le tanışır. Hem Büyük Doğu'nun 

yazıhanesinde hem de evinde N. Fazıl'la görüşmeye başlar. Çok arzuladığı halde 

İstanbul'da kalamaz ve burslu öğrenci olma hakkı kazandığı S.B.F.'de okumak için 

Ankara'ya dönmek zorunda kalır. l951 tarihinde fakülteye kaydolur. 

S.B.F.’de, Sadun Aren, Turan Fevzioğlu, Bülent Nuri Esen, Fikret Arık 

hocalarından bazılarıdır. Öğrenciliğinin daha ilk dönemlerinde sosyolojiye merak 

sarar ve bu ilgisinde başarılı olur. 

Üniversite yılları boyunca, N.Fazıl Kısakürek'in Ankara'ya geldiği her 

dönemde yanında bulunur ve Büyük Doğu'ya bağlılığı devam eder. Yazları Ergani'ye 

dönen Karakoç'un hayatının bundan sonraki yılları edebiyat ve düşünce faaliyetiyle 

doludur. Bu dönem ileride ayrıntı ile ele alınacaktır. 

1954-55 ders yılı güz döneminde Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin maliye şubesin-

den mezun olur.


Memuriyet Yılları 

Fakülteden mezun olan Sezai Karakoç, burslu okuduğu için, Ankara'da, Maliye 

Bakanlığında, Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümü'nde 

göreve başlar. 

Maliye Bakanlığındaki görevine devanı ederken maliye müfettişliği muavinliği 

imtihanına girer, bu sınavı kazanır ve İstanbul'a gönderilir. İstanbul Çemberlitaş'ta bir 

otele yerleşir ve Eminönü Vergi Dairesi'nde çalışmalarını sürdürür. Mesleki 

formasyon gereği İngilizceyi öğrenir ve Ortak Pazar'la ilgili tercümeler yapar. 

Sezai Karakoç'un İstanbul'a gelişi, onu, Ortaokul yıllarından beri yanında 

bulunmak istediği N. Fazıl'a iyice yaklaştırır. Günlük çıkan Büyük Doğu'nun edebiyat 

sayfasını hazırlar. Kendi yazdığı şiir ve edebiyat yazılarını yayınlamanın yanında 

günlük yazdığı fıkralarla da günün gazetelerinin eleştirisini yapar. Büyük Doğu gazetesinde bazı çalışanlarla arasında vuku bulan istenmedik tartışmadan sonra gazeteden ayrılır. 

1957 yazında görevli olarak Balıkesir'e gider. Pazar günleri Balıkesir'in 

ilçelerini dolaşır. Dört ay burada kaldıktan sonra sonbaharda İstanbul'a döner. 1958'de İstanbul Kambiyo Müdürlüğünün teftişinde görev alır.

 1958 yazında re'sen yetkili olarak turneye çıkar. Malatya'nın Arapgir ve Akçadağ ilçelerinde 40 gün kalır. 

Hafta sonları ise Malatya'ya giderek oradaki arkadaşlarıyla görüşür. Bu geziler sırasında bir ara Darende’ye geçen Karakoç fırsat bulunca Elazığ ve Eğin'e gider ve bu bölgeyi ve insanlarını yakından tanıma fırsatı bulur. Bu teftiş gezileri sırasında babası Yasin Efendi'yi Ergani'de ziyaret eden Karakoç bu dönem son görev yeri olan Arapgir ‘den ayrılır ve Kasım 1958'de İstanbul'a döner. 

İstanbul'a dönünce müfettişlik ehliyet imtihanına hazırlanmaya başlar. 

Yıl başına doğru sınav için Ankara'ya çağrılır. Ancak başarılı olamaz. Karakoç, bu 

başarısızlığın sebebini imtihanın "mesleği sevmediği ve moralce iyi olmadığı" bir

zamana rastlaması olarak açıklar. Olumsuz sonuçlanan bu sınav üzerine Sezai 

Karakoç, İstanbul'a döner ve Gelirler Genel Müdürlüğü Kontrolörü olur. 

Sezai Karakoç 6 Ocak 1959 günü  hayati bir tehlike atlatır. Babıali 

Caddesindeki Meserret Kıraathanesinde, Gelirler Kontrolörü olan iki arkadaşı İhsan 

Babalı ve Doğan Yel'e randevu vermiştir. İhsan Babalı gelmiş ancak Doğan Yel henüz gelmemiştir. Karakoç'un elinde çıkarmayı düşündüğü  şiir kitabının dosyası vardır. 

Meserret Kıraathanesinin karşısında bulunan Tan Matbaası'nın birinci katında bir 

sandığın içindeki 90 kilo dinamit infilak etmiş ve Tan Matbaası ile Meserret harabeye 

dönmüştür. Etraf savaş alanı gibidir. 7 kişi ölmüş, Karakoç yaralanmış, hastaneye 

kaldırılmış  ve ayakta tedavi görmüştür. Sol elinin avuç içinde hilali andıran bir iz 

bırakan bu infilak onun "Ben Kandan Elbiseler Giydim, Hiç Değiştirsinler 

İstemezdim" isimli şiirinin de çıkış noktalarından birisi olmuştur. 

Sezai Karakoç, kendi ifadesiyle daha metafizik ve ferdi özellikler taşıyan 

şiirlerini "Körfez" adını verdiği kitapta toplar. borç para bularak bastırdığı bu kitap 

aynı zamanda onun ilk şiir kitabıdır. 

1959 yılının yaz mevsiminde onu yine turnede görüyoruz. Bu defaki görev 

yerleri Diyarbakır ve Mardin'dir. İki-üç ay Diyarbakır'da kaldıktan sonra Mardin'e 

geçen Karakoç, her iki şehirde görevinin yanında tarihi ve dini merkezleri gezerek 

buralara ait zenginlikleri gözlemeye çalışır. Bu yılın sonbaharında Mardin'den 

İstanbul'a hareket eden Karakoç'u Laleli'deki Gönül Ferah oteline yerleşmiş

buluyoruz. Zamanı yine gündüzleri işte mesai saatleri dışında ve akşamları Laleli'deki 

kahvelerde ve özellikle Marmara Kahvesinde arkadaşlarıyla buluşmakta, o zamanın 

kahvelerinin kendisine özgü havası içerisinde sohbetler etmekle geçirmektedir. 

1960 yılı başında, Gelirler Kontrolörlerinin Ankara'ya çağrılması üzerine 

Ankara'ya hareket eden Karakoç, Yeğenbey Vergi Dairesi'nde çalışmaya başlar. Bu 

dönemde "Diriliş" dergisini çıkarmayı yoğun bir şekilde düşünmeye başlar. Bu 

düşünme döneminin sonunda Diriliş Dergisi'nin ilk sayısıyla karşılaşırız. Nisan 1960 

tarihini taşıyan derginin Karakoç'un kendisi, görevinden dolayı sahibi ve yazı işleri 

müdürü olarak görülemez. O zamanlar öğrenci olan akrabası Hüsnü Gündüz'ü sahibi 

ve yazı işleri müdürü olarak gösterir. Yayın hayatına ilk çıkışı bu şekilde gerçekleşen 

ve 16 sayfalık 3. hamur kağıda basılan dergi ancak iki sayı çıkabilir. Karakoç'un 

hatıratında "yazı yazabileceğine inandığım arkadaşların bir çoğunun adını yazdım" dediği derginin ailesinde; Sezai Karakoç, Şevket Eygi, Erol Güngör, Ziya Nur, Mehmet Genç, Rami Ayas, Dr. Nevzat Yalçıntaş, Sait Mutlu, Nuri Pakdil, Mehmet Çavuşoğlu, Gökhan Evliyaoğlu, Adil Teymur, Kamil Öztürk, Ömer U. Kökten, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Gökalp, Sait Çekmegil, İhsan Babalı, A. Buğra (Erol Güngör), Mehmet Yasin (S. Karakoç) ve Cevat Ülger'in isimlerini görüyoruz. Her iki sayıda şair olarak yalnız Karakoç'un imzasını gördüğümüz Diriliş'te, Telif ve Tercüme İslami konular etrafında yazılar, bir edebiyat incelemesi yanında S.Quasinıod'dan Karakoç'un yaptığı küçük bir şiir çevirisi, Erol Güngör'ün A. Sorokin'den bir çevirisi ve A. Buğra müstearıyla yazdığı "Türkiye İçin İhtisasın Değeri" başlıklı yazısı, kitap tanıtımları ve ilanları, dikkat çeken bazı noktalar olarak sayılabilir. Her iki sayısının fiyatı da 1 lira olan derginin üçüncü sayısını Karakoç'un turne görevi için gittiği Van'da hazırladığını ancak 27 Mayıs İhtilali’nin alması üzerine yayınlayamadığını kendi hatıratından öğreniyoruz.

Sezai Karakoç Van dönüşünde askerlik görevini yapmak için Ankara'daki 

yedek subay adayı olarak levazım okuluna girer ve okulu bitirince çektiği kura üzerine 

Ağrı (Karaköse)'ye hareket eder. Karaköse'de, sıhhiye taburu levazım heyetine tayin 

edilir. Buradan kantin subaylığına çağrılır. Askerlik süresi boyunca, Doğu Anadolu'yu 

içten ve yakından tanır.  1961Aralık ayında askerliğini tamamlar, önce Ergani'ye 

ardından İstanbul'a döner. Mecburi hizmetini tamamladığı için 1962 yılında Ankara'da 

Gelirler Kontrolörlüğü görevine başlar. Tayini tekrar İstanbul'a çıkan Sezai Karakoç, 

Arnavutköy'de bir pansiyona yerleşir. Bir yandan memuriyete devam ederken öte 

yandan ikinci şiir kitabı Şahdamar’ı bastırır. Haftalık Yeni İstiklal dergisinde Sezai 

Karakoç ve Mehmet Yasin imzalarıyla yazılar yazar. Aynı yıl Aydınlar Ocağı'nın 

kuruluşunda kurucu olarak görev alır. Yaz başlarında, Ege bölgesine, Aydın'a görevli 

olarak gider. Yenipazar, Kuyucak, Söke, Çine ve Kuşadası'nda denetlemeler yapar. 

Bu süre içinde, Karacasu'daki Afrodisias harabelerini, Selçuk ve Efes'i gezer. Bu 

gezilerin izleri bazı şiirlerine yansır. 1962 yılı içinde, Kırşehir, Gümüşhacıköy ve 

Merzifon'da da görev yapan Karakoç aynı yıl bir kaç aylığına yine görevli olarak 

Ankara'da bulunur. 1963 yaz turnesinde kendi isteğine bağlı olarak, Ergani'de görev 

yapar. Ergani'de bir ara rahatsızlanır, iyileşince İstanbul'a döner. İstanbul'a 

dönüşünden bir süre sonra 18 Kasım 1963 tarihinde babası Yasin Efendi'nin vefat

haberini alır. Bu haber Sezai Karakoç’u derinden sarsar.

1964'de Yeni İstiklal ‘de Mehmet Yasin müstearıyla yazılar yazar. İslam’ın Şiir 

Anıtları başlığıyla çevirdiği, Endülüse Ağıt, Kaside-i Bürde ve Kaside-i Büre'yi 

yayınlar. Yeni İstanbul gazetesinde "Farklar" sütununda iki ay süreyle günlük yazılar 

yazarken bu arada yayınlanmaya başlayan Büyük Doğu'da da yazılarıyla görünür. 

1964 martında görev için Maraş'a hareket eder. Maraş'a varınca bakanlıktan 

aldığı bir telgraf üzerine Gaziantep/Kilis, Tibil hudut kapısında hacca gidecekleri 

götüren seyahat acentalarının seyahat harcamalarını vergi açısından kontrol etmekle 

görevlendirilir. 

Bu arada, Gaziantep Lisesinden sınıf arkadaşı şair Seyfettin Başcıllar, Kilis'te 

veteriner olarak görev yapmaktadır. Onun ısrarı üzerine, Kilis, Kent Gazetesinde bir 

röportaj yapar. Bu yaptığı ilk ve tek edebi mülakattır. Nisan ortalarına kadar Kilis'te 

kalır. 

Kilis'te vazifesi bitince yine bakanlıktan gelen yazı üzerine Urfa'ya gider. Zirai 

kazançla ilgili denetimler yaparken, Akçakale, Viranşehir, Siverek ilçelerine de gider. 

Buradaki görevini bitirince bir ara İstanbul'a oradan da Bursa ve ilçeleri, Karacabey, 

Yenişehir ve Mudanya'da görevini sürdürür. Bu ilçelerde görev yaparken hafta 

sonlarını fırsat bilerek İstanbul'a gelir. 

Bu turne dönüşünde Beyoğlu Vergi Dairesi'nde görevlendirilir. 1965 yazında 

gittiği Urfa turnesinden sonra memuriyetten ayrılmayı düşünmeye başlar. Çünkü iş 

için gittiği bu seyahatlerin ve zihni meşguliyetlerin yazı hayatını olumsuz etkilediğine 

inanmaya başlamıştır. Bütün bir yoğun iç hesaplaşma sürecinin sonunda Haziran 

1965 tarihinde istifa eder ve istifa mektubunu eski Galata Köprüsü'nün altındaki bir 

posta kutusuna atar. 

Ancak hayatını devam ettirecek en ufak bir maddi birikimi yoktur. Aylarca, 

geceleri Marmara Kahvesinde, gündüzleri Baylan Pastahanesinde, üzüntü, düşünce

ve umutsuzluk içinde yaşar. Bir ara Muhyiddin-i Arabi'nin "Adab-ı Mürid" adlı eserini 

bugünkü dile Genç Müslümana Öğütler adıyla aktarır ve bunu Şevket Eygi yayınlar.

Parasız kaldığı dönemde, Emekli Sandığında birikmiş parasını alması bir süre 

için rahatlatır. Serbest kalarak kendisini tamamen düşünce ve edebiyat sahasına 

vermek için istifa ettiği halde içine düştüğü olumsuz durum onu derinden sarsar. 

Ergani'ye dönmeyi düşünür. Ergani’den ve sonraki yıllar İstanbul'dan arkadaşı 

Mehmet Emin Erol’dan aldığı borçla Dirilişi yeniden çıkarır. Diriliş ‘in esas çıkışı 

sayılabilecek bu dönem bir yıl sürer. Sezai Karakoç dergideki yazılarını İslam'ın 

Dirilişi ve İslam Toplumu'nun Ekonomik Strüktürü adıyla yayınlar. Daha önce farklı 

yerlerde yazdığı yazılarını da “Yazılar” başlığıyla kitaplaştırır. 

1967 yılının Mayıs-Haziran aylarında geceleri Marmara Kahvesine devam

eder. Karakoç, Hızırla Kırk Saat'i yazar ve bu yıl içinde yayınlanır. Bu yıl içinde 

yeniden yayınlanmaya başlayan Büyük Doğu'da haftada bir yazı yazar ve bu yazılan 

"Kıyamet Aşısı" adıyla kitap olarak bastırır. 

1967 yılının Ekim ayında beklenmedik bir olay meydana gelir. 17 Ekim 1967 

tarihinde "İslam'ın Dirilişi" adlı eseri, laikliğe aykırı bulunarak üç ceza hukukçusunun 

verdiği bilirkişi raporuyla eser toplatılır. Bu toplatma kararı milliyetçi muhafazakar 

kesimde büyük tepkiyle karşılanır. Dönemin gazeteleri ve yazarları bu durumu

şiddetle protesto ederler. Ahmet Kabaklı'dan Osman Turan'a kadar bir çok yazar bu 

karar üzerine yazılar yazarlar. Hatta Yeni İstanbul gazetesinde 5 Kasım 1967 tarihli 

başyazısından dolayı Prof. Dr. Osman Turan'ın başyazarlığına son verilir. 

Karakoç, toplatma kararının arkasından mahkemeye çağrılır. Tutuklama kararı 

verilmeyen bu davayı uzun sürecek ağır ceza mahkemeleriyle birlikte başka bir 

kitabın "Yazılar" kitabının toplatılması izler. Hem "İslam'ın Dirilişi" hem de "Yazılar" 

T.C.K.'nun 163. maddesine aykırı bulunur. 

Sezai Karakoç Aralık ayının başlarında da ( 4 Aralık 1967) Babıali’de Sabah 

gazetesinde "Sütun" başlığıyla günlük yazılar yazmaya başlar. Sabah gazetesinde on 

ay süreyle günlük yazı yazar. Karakoç, bu yazılarını daha sonra toplar ve "Sütun" 

adıyla yayınlar. 

Bu dönem içinde akşamları Marmara kahvesine devanı eden Karakoç, 

toplumumuza ait bir çok insan tiplerini de yakından tanır. 

1968 yılında M.T.T.B'den Sezai Karakoç'a edebiyat ve sanat alanında yeni bir 

çığır açtığı için gençlik adına Milli Hizmet Armağanı Şehadetnamesi verilir. 

1969 baharında "Gül Muştusu" adlı uzunca bir şiir yazmaya başlar. Diğer 

taraftan Mağara ve Işık kitabının yazılarıyla uğraşır. Gül Muştusu ve Mağara ve Işık

bu yıl içinde basılır. 

Karakoç 1969'un Ekin1 ayında Diriliş Dergisini yeniden çıkararak yazı 

faaliyetine devanı eder. Derginin bu dönemi Ocak 1971 'e kadar sürer. 1970 yılı içinde Allah'a inanma ve İnsanlık, Ölümden Sonra Kalkış kitaplarını bastırır. Karakoç'a 1970 yılında Macar yazarlarının takdir ve şükranlarının nişanesi olarak, Macaristan ve Avrupa Hürriyeti uğruna gösterdiği işbirliği ve karşılıksız moral desteğinden dolayı, berat ve hürriyet madalyası verilir. 

Sezai Karakoç 1971 yılı başlarında Ankara'ya gidip gelmeye başlar. "Tamamen 

kendi iç aleminde ilgili gidiş gelişlerdi. Belki şuuraltından kendim için tıkanan 

yaşama yolunu arıyordum" cümleleriyle tarif ettiği bu gidiş gelişlerin sonunda, 

Ankara'da yeniden Gelirler Kontrolörü olarak çalışmaya başlar. Bu dönem

S. Karakoç’un edebi hayatını "Zamana Adanmış Sözler" adıyla yayınlanan şiirleriyle 

verimlendirecektir. 

Sezai Karakoç memuriyetine devam ederken İstanbul 'da devam eden 

mahkemelerine de gider gelir. Karakoç, İslam'ın Dirilişi davasından 13 ay on gün 

mahkumiyet ve bir yıl da sürgün cezası alır. Öteki Yazılar davasına ise altı aylık 

mahkumiyet verilmiş sonra paraya çevrilerek tecil edilmiştir. Ancak İslam’ın Dirilişi 

davasındaki mahkumiyet kararı kendisine bildirilmediğinden memuriyetine devam

eder ve bu mahkumiyeti ortadan kalkmış olur. 

Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü İdari Davalar Müşaviri olarak 

sürdürdüğü görevinden 1973 seçimlerinden sonra istifa eden Karakoç tekrar İstanbul'a döner ve Milli Gazete'de iki ay fıkra yazarlığı yaptıktan sonra hem Diriliş'i yeniden çıkarır hem de eserlerini "Diriliş Yayınları" adıyla yeniden basmaya başlar. 

Diriliş Dergisi'ni 1976 şubatına kadar çıkarmayı sürdüren Karakoç'un bundan 

sonraki hayatı, dergiyi değişik zamanlarda farklı süreler ve şekillerde çıkarmakla, 

eserlerini yayınlamakla geçecektir. 

Ocak 1983'ten itibaren yaklaşık 5 buçuk ay tek yaprak günlük gazete olarak da 

çıkan Diriliş ‘in son dönemi 25 Temmuz 1988'de haftalık olarak başlar ve 5 Şubat 1992 tarihli sayısıyla son bulur. 

1983 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın hikayecisi yine aynı 

T.Y.B. tarafından 1988 yılında yılın üstün başarılı şahsiyeti seçilen Sezai Karakoç'a, 

1991 'de Dünya Kültür ve Sanat Akademisi tarafından Yunus Emre'nin anısına ödül 

verilir. 1990 yılında aydın arkadaşlarıyla kurduğu Diriliş Partisi'nin Genel 

Başkanlığına seçilir. Bu dönem içinde yayınladığı bildiriler, mektuplar, yaptığı 

konuşmalar ve verdiği konferanslarla topluma yön vermeyi ve ülkesine faydalı olmayı 

gaye edinir.


Edebi Hayatı 

1950’den sonraki Türk şiirinin önde gelen isimlerinden biri olan Karakoç bir süre adı İkinci Yeni şairleri arasında (hem aynı yıllarda şiirler yayımlaması, hem de biçimsel yönden onlarla birtakım benzerlikler taşıması ve Cemal Süreyya ile dostluğu dolayısıyla) anılmış olmakla beraber, gerek şiirinde işlediği temalar, gerekse şiirsel duyarlığa yaklaşımı bakımından onlardan ayrılır. Çok küçük yaşlarda evde kendi kendine okuma yazma öğrenen Karakoç sonraki yıllarda daha çok babasının etkisi altında yetişmiştir. Yıllar sonra burada yaşadığı bağ bozumları, ramazan aylarının neşesi, kışlar, kar, kitaplar, oruç, namaz ve yakın akrabalarının ölümü arasında geçirdiği çocukluk çağlarını daima güzel bir anı olarak hatırlayacak ve zamanla bu öğeler onun şiirinin temel dokusunu oluşturacaktır. Ortaokul yıllarında çeşitli yerli yazarların yapıtlarını okurken, bir yandan da kendi kendine Farsça ve Fransızca öğrenmeye çalışır. Lise sıralarında ise Batı edebiyatına açılır; Shakespeare’in bütün oyunları ile G. Duhamel’in bazı yapıtlarını, A. Gide’in Dünya Nimetleri ’ni, Stendhal’in Kırmızı ve Siyah’ını, Yakup Kadri’nin M. Proust’tan çevirdiği Kaybolmuş Zaman Peşinde-Swanların Semtinden, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’i ile daha birçok Batı klasiğini bu yıllarda Okur. Lise yıllarında önce belli belirsiz birtakım imgeler çevresinde hece ölçüsüyle başlayan mısra kurma çabaları, okulda çıkarılan duvar gazetesinde yayımlanan ilk şiir denemeleri ve bazı yazılarla bir süre devam eder. İlk şiiri Mehmed Levendoğlu imzasıyla 1949’da Büyük Doğu dergisinde çıkar. Hisar, Mülkiye, İstanbul, Şiir Sanatı, Pazar Postası ve Soyut gibi dergilerde şiir ve yazıları yer alır. Bir süre Büyük Doğu dergisinin edebiyat sayfasını yönetir (1964).

“Rüzgâr” ve “Yağmur Duası” gibi ilk şiirlerinde, daha çok N. F. Kısakürek ile A. M. Dıranas arasında bir yerde, hece ölçüsüyle kendine özgü bir söyleyiş geliştirmeye çalıştığı dikkati çekmektedir. Daha başka şiirleriyle birlikte, üzerinden yıllar geçtiği halde unutulmayan şiirleri arasında farklı bir yeri olan “Mona Rosa” şiiri de yine bu dönemde ortaya çıkmıştır. Kendisi bunu “Modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir” diye açıklamaktadır. İlk defa Nisan 1952’de okulun düzenlediği bir kır gezisinde okunan ve büyük ilgi gören şiirin birinci bölümü aynı yıl Hisar dergisinde yayımlanır. Yıl sonunda ikinci ve üçüncü bölümleri de yazılan şiirin tamamı 1953’te Mülkiye dergisinde okuyucunun karşısına çıkar. “Mona Rosa” gerek muhtevası, gerek ifade gücü ve gerekse hece ölçüsüyle başlayıp serbest biçimde devam eden şekliyle Karakoç’un şiir çizgisinde önemli bir başlangıç kabul edilmektedir. Sezai Karakoç adıyla adeta özdeşleşen “Diriliş” kavramı da, henüz fakültenin son sınıf öğrencisiyken Cezayir Bağımsızlık Savaşı dolayısıyla Yeni Ay (1954) dergisinde yayımladığı “Bir Milletin Ba’süba’delmevti” adlı yazı ile doğar. 1956’da annesinin ölümü üzerine şiirlerinde başta ölüm teması olmak üzere diğer çeşitli metafizik temaların yoğunluk kazandığı dikkati çeker. Kendisi de bu dönemi yıllar sonra şu satırlarla hatırlayacaktır: “Annemin ölümü beni çok sarsmıştı. O sıralar ve daha yıllarca yazdığım şiirlerimin teması ölümdür. ‘Yoktur Gölgesi Türkiye’de’ şiirimi de annemin ölümü duyarlığıyla yazmıştım. Yirmi dört yaşındaydım. Zaten hüzünle dolu olan şiirime bu kez ölümün gölgesi düşmüştü. Metafizik bir havaya bürünmüştü şiirlerim. Fizik ötesini kurcalama psikolojisi son derece yoğunlaşmıştı.”

1960’ta kendi kıt olanaklarıyla Diriliş adıyla küçük hacimde bir dergi çıkarmaya başladı. Derginin hazırlık dönemini ise kendisi anılarında “Yeni bir nesil gelmişti. Ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşünüşte bir yenilenme ve tazelenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşünceler de kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş. Ba’süba’delmevtin karşılığı olarak Diriliş’i bulmuştum; Ölümden Sonra Dirilme anlamına...” sözleriyle açıklamaktadır. 1961 yılı ise bütünüyle metafizik duyarlıklarla dolu geçer. 1963 sonlarında bu kez babasının ölümü onu yine oldukça derinden etkileyecektir. 1966’da Diriliş dergisini renkli kapaklı ve daha ciddi görünümlü bir dergi halinde yeniden çıkarmaya başlar, ancak bir yıl kadar sonra dergi tekrar kapanmak zorunda kalır. Karakoç’un şiir çizgisinin esas dönüm noktası 1967’de yayımlanan Hızırla Kırk Saat’le başlamaktadır. Onda başlangıçtan beri mevcut mistik ve metafizik öğeler bu kitapla birlikte destansı anlatımla birleşerek bütünüyle dini bir havaya bürünür. Burada ölümü bir kurtuluş ve bir arınma olarak gören Karakoç’un bu yapıtı bazı yönleriyle E. Pound’un “The Cantos”una benzetilmiştir. Hızırla Kırk Saat’in bir anlamda devamı kabul edilen, inanç ve imge dünyasının biraz daha zenginleşip derinleştiği Taha’nın Kitabı’nda toplumsal kimlik de ön plana çıkmaktadır. Burada, kötülüğün simgesi olan yarasalarla savaşan Taha aynı zamanda “diriliş” imgesi olarak sunulmaktadır. Üçlemenin son kitabını Gül Muştusu (1969) oluşturur. Bazı eleştirmenlerin “modern bir gül mesnevisi” olarak gördükleri bu yapıtta gül imgesinin ortaya koyduğu bütün çağrışımlardan yola çıkılarak, gül bir inanç sisteminin simgesi haline getirilir. Şiirlerinde metafizik problemler, Anadolu gelenek ve görenekleri, kent uygarlığının ortaya çıkardığı bunalımlar ve çağdaş Batı şiirinden gelen imgeler bir arada bulunmaktadır. Çağdaşı birçok şairden farklı olarak hiçbir zaman karamsar olmayan Karakoç, hayatta olduğu gibi sanatında da yaşama ve yaşatma sevincine sahip çıkmıştır. Çocukluk yılları Diyarbakır ve Ergani çevresinde geçen Karakoç’un şiirinde bu ortam bir “mutlu çağ”, bir çeşit “kayıp cennet” gibi yer almaktadır. Şiirinde insanı bütün düşünce, duygu ve sezgileriyle veren şair, şiirin insanı soyutlaştırması gerektiği, şiirin bir “nitelikler sanatı” olduğu, şairin de yapıtına insanı sadece bir fon olarak yerleştirebileceği görüşüne yer verir. Özellikle “Şahdamar” ve “Köpük”ten sonra biraz da İkinci Yeni şairleri gibi kapalı bir anlatım biçimine doğru kayan şiirlerinin arka planı oldukça zengin imgeler ve serbest çağrışımlarla yüklüdür. Bir yazısında, “Anlam, yeni şiirde kendi öz fonksiyonunu yitirmiştir. Bir uyurgezerdir, hafızasını kaybetmiştir belki. Gerçi yeni şiir yer yer anlamsızlığı dener. Anlam boşlukları bırakabilir, anlam sıkıntıları çekebilir, ama büsbütün anlamsız şiir düşünülemez” der. Şiirin içeriği kadar biçiminin de önem taşıdığını belirten şair, yeniliğin şairin özünde olması gerektiğini ve her özün de yeni bir biçimi beraberinde getireceğini söyler. Yeni olmayı, “ölmezlik” kazanan “eskinin sırrını bulmak” olarak görür ve sanatta yeniliğin esasta geleneğe karşı olmak, hele onu yıkmakla değil, işe onun bıraktığı yerden başlamak, oradan alıp ileri götürmek biçiminde değerlendirir. Esas olarak İslami bir şiir duyarlığına sahip olan Karakoç’un Batılı örnekleri arasında T. S. Eliot ile Ezra Pound gibi isimler sayılmakta, onun şiirinin tamamen yerli bir şiir olduğu kadar, yeni ve modern bir şiir olduğu da vurgulanmaktadır. 1957-58 yıllarında Şiir Sanatı ve Pazar Postası dergilerinde yazmış olduğu çeşitli yazılarda genel olarak şiirden ne anladığını, yeni Türk şiirini nasıl gördüğünü açıklayan Karakoç “Sanatçı ve Realizm”, “Şiirde İnsan” ve “Şiir ve Mantık” adlı yazılarında kendi şiir anlayışının temel ilkelerini de ortaya koymuştur. Kendi kuşağından diğer şairler gibi, dilin şiiri doğurduğu düşüncesine katılmaz; “bizim ülkemizde şaire yetecek olan, şair oluncaya kadar edindiği realite lezzeti değil, kendidir, kendinin nefis, zarif öz benliğidir. Şairin cevheridir kendine yetecek olan” diyerek, şairin esasen kendi kendine yetmesi gerektiğini belirtir. “Diriliş’i” özel olarak kendi sanatı, genel anlamda bütün İslam uygarlığının yeniden kendine gelmesi anlamında geniş ve kapsamlı bir terim olarak temellendiren Karakoç’a göre diriliş, “insanın İslam’da dirilmesi ve İslam’da kurtulması ”dır. Anılarında “zaten hayat, insanın süreklice kendini araması değil midir bir bakıma” diyen Karakoç “Diriliş” kavramı çerçevesinde İslam uygarlığını yeniden diriltmeyi ve içinde yaşadığımız çağa bütünüyle yansıtmayı amaçlar. Ayrıca tarihin bütün gerçeklerinin bilinmesi; eski edebiyatın yeni kuşaklar tarafından mutlaka öğrenilmesi; kültür, edebiyat ve bilgi alanında yeni bir diriliş hamlesi yapılması gerektiği görüşündedir. Düşüncelerini ve ideallerini özellikle Sütun adlı kitabında dile getirmiştir. Hemen hemen hepsi önce gazete ve dergilerde yayımlanan düşünce yazılarının çoğu kitaplaşmış olup bunların sayısı otuzu bulmuştur. Bu kitaplar arasında Diriliş Neslinin Âmentüsü, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü ve İslamın Dirilişi en çok okunanardır. Diyarbakır’da bir caddeye “Sezai Karakoç Bulvarı” adı verildi.


Poetikası

 1950 sonrasında, bir ön hazırlık olmaksızın, kendiliğinden başlayan İkinci Yeni şiir hareketi içinde adı anılan Sezai Karakoç; bugün modern Türk şiirinin en özgün isimlerinden birisidir. Aynı yıllarda şiire başladığı dönem arkadaşlarından, poetik anlayış ve dünya görüşü olarak ayrılan Karakoç, şiirini gelenek ve İslam medeniyeti üzerine kurar. Şiirde anlaşılmayı ve anlaşılır olmayı önemli görerek, poetik anlayışta us dışına çıkan bir şiir mantalitesinden uzak durur. Onun şiirleri; kendisini hemen ele vermeyen; okurdan çaba harcamasını bekleyen; bu yönüne rağmen, diğer İkinci Yeni şairleri gibi anlamı tamamen dışlamayan bir yapıdadır. Karakoç, kendisinden önceki şiir geleneğini bilen; Batı ve Arap dünyası şiirine uzak kalmayan; sadece şiir yazmakla yetinmeyerek şiiri üzerinde düşünen bir şair-düşünür olarak algılanabilir. Bu açıdan onun şiir ve şair anlayışı çerçevesinde, bir medeniyet ve uygarlık tasarısı fikrine sahip olduğunu ve poetik plandaki eserleriyle de düşünce adamı yönünü ortaya koyduğunu görebiliriz.

Cumhuriyet Dönemi Türk şiirinde, “İkinci Yeni Şiir Hareketi” olarak adlandırılan şiir hareketinin içerisinde ilk şiirlerini yayınlayan (1955-1965 arasında), sonra giderek şiirinde ve poetik düşüncesinde özgünleşen (1967’den bugüne kadar) Karakoç, zaman içinde şiirden ziyade düzyazıları, fikir eserleri ve deneme, konferans, düşünce yazıları, tiyatro eserleriyle çok yönlülüğünü de ortaya koyar. Şiirlerinin ilk yayınlandığı tarihten itibaren, şiirle ilgili yazılarını da kaleme almaya başlayan şair, şiiri ve sanatı üzerine düşünen yönünü de ortaya çıkarmaya başlar. Pazar Postası haftalık gazetesindeki yazı ve tartışmalara neden olan makaleleri bunun bir göstergesidir kanaatimizce. Sezai Karakoç’un ilk olarak 1951-1953 yılındaki “Mona Rosa I-II-III-IV, Rüzgâr ve Yağmur Duası” şiirlerini yazdığından hareketle, bu tarihleri onun şairliğinin başlangıcı olarak görebiliriz. Karakoç, İnönü Döneminin baskıcı ortamını görür ve Menderes döneminde de şiirleriyle edebiyat dünyamızda yer almaya başlar. Milli Şef İnönü döneminin baskı ve dikta ile yönetimde hüküm sürdüğünü düşünürsek, Sezai Karakoç’un şiir eksenine girmemizde bu bilginin bize yararı olacağı düşüncesindeyiz. Özellikle şiirlerinde bir bütünlük olduğu bilinen Karakoç, düşünce eserleri ve diğer edebi ürünlerinde bu bütünlüğü bozmadan, zihninde tasarladığı “Diriliş” ekolünü kurar. Şairi; içinde yaşadığı toplumun öncüsü olarak gören; ona en zor ve en çetin görevleri yükleyen; onu, ideal insanı ve misyon adamı olarak algılayan Sezai Karakoç; şiir ve şair düşüncesini bu süzgeçlerden geçirdikten sonra olgunlaştırarak ortaya koyar. 1950’den bugüne değin şiir yazan ve şiiri üzerinde düşünen Sezai Karakoç; hem şiir anlayışı, hem de şair düşüncesi olarak, çağdaşı olan şairlerden zaman içinde ayrılmış ve kendi poetikasını oluşturmuştur. Şiirlerindeki imaj, biçim ve özde, İslam ve Tasavvuf etkisini gizlemeyen şair; politikayla ilgilenerek, diriliş düşüncesindeki şair anlayışına ve bu anlayıştaki şairin şiirine yeni açılımlar getirir.

İkinci Yeni şairlerinin genelinde görülen, var olan şiiri, şiir dilini ve algı ortalamasını yıkma eğilimi, geleneğe sırt çevirme ve aklı belli ölçülerde yâdsıma, Karakoç şiirinde ve poetikasında ele alınış ve işleniş açısından da çok farklıdır. İkinci Yeni şiirinin kurucu şairlerinden olan Karakoç, şiirde aklı yadsımazken, akla bir poetik alan çizmeyi de ihmal etmez. Şiir dilini ve şiir geleneğini tamamen reddetmeyen; hatta bir tarafıyla geleneğe yaslanan; eskiyi yıkmak için anarşist bir çizgi izlemeyen; bunların aksine, var olan değerleri eleştirip, onları ayıklayan Karakoç, sonuçta kendi şiirini ve şiir dilini kurar. Geleneğe sırt çevirmemesi de şiirinin hem imaj olarak, hem de içerik olarak zenginleşmesine olanak sağlar. Gelenek açısından bakıldığında Karakoç, Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi isimlerin dışında Muhyiddin-i Arâbî, İmam-ı Gazâlî ve Fuzûlî, Bâki, Nedim gibi isimleri poetikasını oluştururken inceler, onların şiir ve düşünce anlayışlarını, modern şiirin süzgecinden geçirir; neticede de kendi şiir ve şair anlayışının poetik temellerini geçmişten günümüze yansıyan bu şairlerin tecrübelerinden faydalanarak kurar. Kimi zaman da; bazı şairlerin tarih sahnesi içinde yapmak istediklerini, yapmak isteyip de yapamadıklarını; bu olguların neden ve niçinlerini analiz ederek kendine modern anlamda bir yargı çıkarır ve bugün için bahsettiğimiz orijinal Karakoç çizgisini oluşturur.

İşte köklü bir geleneğe sırt dönmeyen Karakoç, bu köklü geleneğin asırlardır büyüterek oluşturduğu şiir geleneğini reddetmek yerine, onu, kendi gelişimi için; modern dünyada insan, şiir ve şair algılayışının değiştiği bu zor koşullarda kendine yön bulucu bir pusula işlevinde kullanır. Şiir yazdığı altmış yıl boyunca yerinde duran, durağan bir şiir anlayışından uzak kalmaya çalışan şair, geçmişi devamlı olarak incelemiş, bunun yanında modern şiiri de gözden kaçırmadan takip etmiştir.

Bir yönüyle geleneğe bu kadar sağlam yaslanan şair, böylesine kuvvetle sırtını geleneğe yaslayanlar için en büyük tehlike olabilecek olan gelenekten çıkamama, gelenekte saplanıp kalma çukuruna da düşmemiştir. Şiirini ve şairliğini hep taze tutmayı başarmıştır; gelenekle modernite arasında kendi orijinal çizgisini yeniden oluşturmayı bilmiştir. Bu yüzden de; bugün için, adı eskimeyen, şiiri, şairliği ve düşünce adamlığı üzerinde devamlı olarak din, sosyoloji ve edebiyat bilimi alanlarında adı hep araştırma konusu olmaktadır.


Sezai Karakoç şiirinin en önemli özelliklerinden birisi de, onun kullandığı imge ve imajların kaynağı olan İslam inancıdır. Karakoç, şiirinin yüzeye çıkan en önemli olgusu olan din, şiir ve şair kimliğinin kaynakları hakkında da bize net bilgiler vermektedir. Karakoç, 1960’lı yıllara kadar yazdığı ilk dönem şiirlerinde, özellikle “Mona Roza, Yağmur Duası, Köşe, Kav, İnci Dakikaları, Balkon, Ben Kandan Elbiseler Giydim Hiç Değiştirsinler İstemezdim” gibi şiirler de İslami ögelere yer vermez; 1960 sonrasında özellikle “Taha’nın Kitabı, Hızır’la Kırk Saat” gibi şiir kitaplarında derin bir İslami çizgiyi şiirlerine taşımaya başlar. Bu süreç 1980 sonrasında yazdığı “Leyla ile Mecnun” isimli kitabıyla devam eder. Özellikle bu kitapta, gelenekten yararlanma ve İslami ögeler kullanma açık olarak göze çarpar. 1965 sonrasında kaleme alınan bazı şiirler ve naatlar, onun İslami çevrede derin izler bırakmasına ve bu kesimin de şairi sahiplenmesine vesile olur. Kullandığı argümanlardaki değişimlerin belki de daha doğru bir ifadeyle, daha önceki argümanlarına eklediği İslami ögeler onun şiirini hem zenginleştirmiş, hem de köklü bir gelenek düşüncesinden hareket etmesiyle şiirini bugünkü dünyanın yeni formlarıyla, yeni biçimleriyle buluşturmasını sağlamıştır. İşte Karakoç şiirini dönemindeki şiirlerden ve şairlerden ayıran en büyük özellik de burada aranmalıdır kanaatimizce. Çünkü Karakoç öncesinde şiir yazan ve şiiri üzerine düşünen, kendi poetik arkını kuran az sayıdaki şairin ötesinde o, kendi poetikasını kurarken, Türkiye’deki modern İslam şiirinin de öncüsü olmuştur. Bu nedenle de, Türkiye’de 1940 sonrası doğumlu olan İslami hassasiyetli şairler üzerinde çok derin izler bırakmıştır. Çağın yeni imajlarını bulup, onları geleneksel İslam düşünceleriyle barıştırıp, yeni yüzyıldaki yeni İslami şiirleri yazmıştır.

Düşünce eserlerinde de yine modern dünyanın değerlendirmesini yapan, İslam toplumunun içinde bulunduğu olumsuz durumun “nedenlerini ve niçinlerini” tespit etmeye çalışan, kendi “Diriliş” düşüncesi içerisinde bu açmazlara bir çözüm üretme derdinde olan “Şair” duruşunu ortaya koyar. Bunları yaparken ne şairliğinden, ne de şiir anlayışından ödün vermeyen şair, modernite karşısında yeni çözümler arar ve bulur. Ama sırtını yine geleneğe yaslar bunu yaparken. Karakoç şiirinin Türkiye’deki izlerini sürmek, onun açtığı şiir arkını takip etmek, bu şiir ve şair anlayışının düşünce alt yapısı hakkında da bize ipuçları verecektir. Kendisinden sonraki kuşakta yer alan Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu, Arif Ay, Mehmet Akif İnan, İsmet Özel gibi şairlerdeki Sezai Karakoç etkisi hemen hissedilecektir. Özellikle 1955 yılında ortaya çıkan İkinci Yeni Şiir Hareketi ismiyle ün kazanan hareketin içinde ilk aşama olarak adlandırılan bölümde adı geçen, hatta Ece Ayhan’a göre kurucularından olan Karakoç, şiirinde yaşadığı değişimlerle 1965’den sonra şiir ve şair anlayışı olarak özgünleşir. Zaten, onu dâhil etmeye çalıştığımız İkinci Yeni şairleriyle dünya görüşü olarak çok ayrı inançlara ve düşüncelere sahiptir. Zamanla da şiirini olgunlaştıran şair, düşünce dünyasında ve şiir anlayışında, şaire toplum içinde biçtiği rolde sürekli olarak farklılaşma yaşadığı bu hareket şairleriyle iyice ayrılır.

İkinci Yeni şairlerinden İlhan Berk ve Cemal Süreyya’daki seksomani ve erotik öğelerin ağırlığı; Turgut Uyar şiirinde yer alan ve zaman zaman inançsızlık boyutuna varan Tanrı ile alay etme olgusu, Cemal Süreyya şiirindeki İslami ögeleri hafife alma sendromu, Ece Ayhan şiirindeki anarşist yapı, Sezai Karakoç ile bu şairleri bir araya getirme düşüncesini olanaksızlaştırmaktadır. Bunun yanında, en az bu kadar önemli olan bir diğer olgu da, İkinci Yeni şiirinde yer alan bu şairlerin ve ek olarak sayacağımız Kemal Özer, Yılmaz Gruda, Ülkü Tamer gibi isimlerin hayat görüşü olarak Marksist felsefeye bağlanmaları, Sezai Karakoç’la bu hareket içindeki şairlerin yolunun kesişmesini imkânsız hale getirmektedir. 1950 sonlarında tartışılan İkinci Yeni şiiri, kendisine yöneltilen tüm eleştirilerde sosyal olandan kaçmakla itham edilirken, Karakoç şiirinde bunu görmek de olası değildir. Yazı ve şiirlerinde sosyal sorumluluklarını taşıyan bilinçli bir İslam ferdi olarak Sezai Karakoç kendisini ortaya koyar. Ancak tüm tartışmaların içinde, bir başka ilginç olan konu da, sol tandanslı Marksist şair ve şiir eleştirmenlerinin, bu harekete yönelttikleri eleştirilerde Karakoç yokmuş gibi davranmaları da, bir nevi onu “görmezden gelme” olarak algılanabilir.

Örneğin, İkinci Yeni üzerine müstakil bir kitap neşreden, bu şiir hareketini eleştiren Asım Bezirci, tüm kitap içinde Karakoç’a çok az bir yer ayırır. Oysa Ece Ayhan’a göre İkinci Yeni Şiir Hareketi, Cemal Süreyya ve Sezai Karakoç şiirleridir. Ayhan’ın bu tespitine rağmen Karakoç’u “yokmuş gibi saymak, görmezden gelmek” onun İslami hassasiyetleriyle açıklanabilir ancak. Şiir ve şair düşüncesi ile Marksist çevrelerin gözden uzak tutmaya çalıştıkları Sezai Karakoç, resmi iktidar tarafından da dışlanan bir şair hüviyetindedir aslında. Resmi ideolojinin dışladığı ve resmi yazınsal çevrelerin de, sosyalist Marksist çizgide olmadığı için görmezden geldiği Karakoç, bu iki yok sayma çizgisi arasında kendi şiir çizgisini kurmuş, şair anlayışını, düşünce eserleriyle derinleştirmiştir; neticede de Cumhuriyet Dönemi Türk şiirindeki ilklerden olan poetikasını kurmuştur. Ancak bunu 1956 yılından 1980 yılının ortalarına kadar yazdığı eserlerle, zaman içerisinde yavaşça ve düşünceleriyle birlikte şiirini de olgunlaştırarak yapmıştır.

Yukarıda da değindiğimiz gibi Karakoç poetikasını modern bir İslam dervişi gibi oluşturmuş, tarihsel köklerini geri atmamış, bir anlamda geçmişe “redd-i miras” çekmemiş, zaman içinde yavaş yavaş özgün şiirini oluşturur. Sezai Karakoç şiirini ve bu şiiri oluşturan şairin dünyasını kuran olgular, onun sadece düşünce yapısıyla açıklanamaz kuşkusuz. Bu açıdan bakıldığında Karakoç şiirinin dil özellikleri de, bizim için ayrı bir belge niteliğindedir. İkinci Yeni şiir hareketinde yer alan şairlerin birbirinden ayrılan bazı özelliklerini göz önüne alınca Karakoç’un şair anlayışının bu noktada ne kadar önemli olduğunu görürüz. Öncelikli olarak Karakoç, kullandığı şiir dilinde Ece Ayhan, İlhan Berk ve zaman zaman da bu isimlere katılan Edip Cansever gibi, anlamı şiirin içinden tamamen kovmamıştır. Şiiri, bir mantık saçmalığı olarak gören Edip Cansever’in tavrını onda bulamayız. Karakoç şiiri, anlaşılmak için yazmaktadır. Bu açıdan bakıldığında şiirinin kolayca anlaşılabilen bir yapıda olmadığı gerçeğini de ortaya koymalıyız. Karakoç şiiri, kolay anlaşılmanın ötesinde, okuyucuya da görev ve sorumluluk veren, ama şiiri bir kördüğüm yapıp, “al bunu, şimdi sen çöz bakalım” diyen bir yapıdan da uzaktır. Şiirde aklın önemsiz olması gibi bir yaklaşımdan da uzak duran şair, akla önem verir, aklın tamamen dışlandığı otomatik bir anlayışla şiir kaleme almaz.

Özellikle İlhan Berk ve edip Cansever’de bir dönem bu tarzda şiir yazma çalışmalarının çokluğuna şahit oluruz. Ancak akla yaklaşım ve akla bakış açısı olarak onlardan ayrılan, bu noktada da poetikadaki gerçeklik anlayışı ile farklı bir yöne doğru giden Karakoç, aklın yanında “vahiy” gerçeğine de değinir. Karakoç şiirinde, kimi zaman Hıristiyanlık şiire konu olur, kimi zaman İslam. Ancak Turgut Uyar ve Cemal Süreyya örneklerinde de görüldüğü gibi, onların şiirlerine giren İslam, bir imaj olmanın yanında kötülenir ve hafife alınır. Yine Tanrı anlayışı, Uyar’ın ve Süreyya’nın şiirinde hafife alınır ve hitaplarda saygı unsuru zaman zaman ortadan kalkar. Şiirde biçim/öz açısından çağdaşlarından ayrılan şair, poetik metinlerinde şiirde öz, biçim, içerik, soyutlama, metafizik gibi konularda yazdığı makalelerle bu yöndeki duruşunu belirleyerek düşüncelerini okuyucusuna aktarmayı da ihmal etmez.


SEZAİ KARAKOÇ’UN ŞİİRİ VE İMGE ANLAYIŞI

Sezai Karakoç, bu temel yaklaşımlardan farklı olarak Garip sonrası oluşan yeni-gerçekçi anlayışı şiirlerinde özgün bir şekilde kuran şairlerin başında gelir. Şiirindeki yeni gerçekliği gelenekle kurduğu yakın ilişkisiyle açıklayabiliriz. Bu bağlamda imge anlayışıyla da farklı-lıklar arz eder. İkinci Yeni’ye yönelttiği eleştirilerin aksi istikametinde ilerleyen sanatıyla Sezai Karakoç, imge için de şunları söyler: “İmaj, bütünüyle şiire egemen olduğu zaman, o şiir uzun ömürlü olamayacaktır. İmaj, ancak, şiirin akışı, gelişim ve açılımı için gereklidir. Aslında, bütün edebî sanatlar da şiirde bu konum ve görevdedir. İmajlama, şiirinin mantığı hâline gelirse, o şiir, derinliğini yitirir ve gelecek zaman insanlarına çoğu kez artık bir şey söylemez olur.” Bu bakış açısına göre Karakoç’un şiirine ve imgelerine baktığımızda bu teknik unsurun gerekliliğinin yanında soyut imgelerin ya da “imajlama”nın şiiri derinlikten yoksun bırakacağı endişesi dikkat çekicidir. Bu bakımdan onun şiirini oluşturan temel değerlerin ortaya çıkarılması, imgelerin yardımıyla mümkündür, dersek yanlış bir yargıya ulaşmamış oluruz. Sezai Karakoç’un şiiri, bir yandan geleneksel Divan şiiri estetiğinden yararlanırken bir yandan da varoluşçuluğa yakın bir gerçekçi anlayışla örülüdür. Ancak onda diğer şairlerde gördüğümüz toplumcu gerçekçiliğin ve nihilist varoluşçuluğun aksine eşyayı daha bütüncül gören varoluşçu bir yaklaşım sezilir. Şiirlerde yaşantılar arasında ısrarla kurmaya çalışılan ilişkilerin varlığı, bu farklılıkta önemli bir rol oynar. Çünkü Karakoç’un şiirlerinde ve düşüncelerinde insanın eşya, zaman ve mekân ile bağıntıları fazlasıyla güçlüdür.

Türk şiirinin özellikle 1950 sonrasında gelenekle olan bağıntısı, geçmiş dönemlerden farklı bir çehrede gelişmiştir. Karakoç bu süreçte, geleneğe olan bu bağlılığıyla dünya görüşünü birleştirir. Şiirlerinde geleneğin yeni bir yorumunu gündeme getirirken anlam dünyasını da reddetmeden mistik bir varoluşçuluğa varır. Bir örnek olması hasebiyle kaside ve gazel formunu anlamsızlıkla buluşturan Turgut Uyar’ın aksine Karakoç, biçimi anlamla buluşturmayı yeğler. Bu genel çerçeve ile Sezai Karakoç’un şiirlerine baktığımızda imgelerin birkaç ana başlık etrafında toplandığını görürüz.

DİNÎ VE METAFİZİK ALGILAYIŞLAR

İkinci Yeni içerisinde dine bakışı ve yaşayışı ile diğerlerinden yine oldukça farklı bir yerde duran Sezai Karakoç’ta “vahiy ve inanç, bir iç deneyim süreci olarak şiirin içeriğinde yerini alır.” Karakoç, ‘evrensel varlık’ olarak kendisini tanıyan ve hareketi evrensel harekete bağlı olan ahlaklı insan” modelini üstlenen bir düşünce adamından beklenen tavrı gösterir. Modernlik düzleminde de karşılığını bulan bu süreçlerin şiirsel öznelerde bir iç yaşayış dinamiği olarak tercih edildiği sezilir. Bu noktada kutsallık, hem yaşayışa hem de yaşayışın yöneldiği değerlere dönüktür. Çünkü “Kutsal bir bakıma, hakikat gibi, gerçeklik gibi, ya da varlık gibi türler ve özel farklılıklar vasıtasıyla evrenseli tanımanın mantığı tarzında sınırlama yapmak için gereğinden fazla önemli ve gereğinden fazla bir şekilde esasa aittir. Kutsal gerçeğin tabiatında bulunur ve normal insan, gerçeklik duygusu için olduğu gibi (kişi doğal olarak gerçek olmayanı ayırabilir) bu kutsal duygusuna sahiptir.” Ancak kutsalın hüküm sürdüğü iç dünyaya rağmen dış dünyadaki kutsaldan uzaklaşma açık bir çatışmadır. Şiirsel özneler, bu yüzden olduğu gibi dünyaya yönelik tehdit yerine içte geliştirdikleri “merhamet” duygusuna sarılır. Karakoç’un en temel imgesi olan merhamet imgesini de içine alan ahlaki bütünlük, onun şiirlerinin öznelerinde temel bir nitelik olarak karşımıza çıkar. Ne zamana ne de eşyaya ait bir parçalanmanın görülemeyeceği bu şiirlerde imgelerle evrenin de bütünlüğüne atıflarda bulunulur. Bir diğer deyişle insanın bütünlüğü, evrenin de bütünlüğünü beraberinde getirecektir. Ancak insanın bozulması, evrenin değişmesi içinde önemli bir yer tutar. İnsana ait özlerin değişmesi, onun bütün değerlerinin bozulmasıyla eş değerdir. Bu yüzden insan bozulmamalı, özünü değiştirmemelidir. Dünyanın yaşanırlığı içinde din, Karakoç’un şiirinde önemli bir yer tutar. Ancak onun şiirlerinde “gelenek, biçimsel ve durağan bir görüntü değildir. Geleneğin duyarlı ve ses zenginliği, Karakoç’un şiirinde modern şiirin teknik ve imkânlarıyla ustaca kaynaştırılmış olarak bu şiiri kuran ve çağdaşlarından farklı bir konuma yükselten temel bir işlev üstlenmiştir. Esasen Karakoç, düşünce dünyasıyla,

çağını, çağdaşlarından çok farklı bir kültür ve inanç sisteminin penceresinden algılama ve yorumlama amacında oluşuyla dikkati çeken bir şairdir.” İslam estetiğinde insanın bakışı, varlığın görünürdeki nesnel gerçekliğine odaklanmaz. İnsanın derunî gerçeklikle yüzleşmesi, aynı zamanda insanı, hayat olgusuyla karşı karşıya bırakır. Karakoç, merhamet duygusuyla insanın hem hayatla hem de hayatın görünmeyen yüzündeki anlamla karşılaşmasını zorunlu kılan değerleri gün yüzüne çıkarmak ister. Bunun için insana ait somut değerleri, metafizik değerlerle eşitleyerek dengeleme arayışına girişir. Hayat, bu dengeyle ilerlerken asıl mutluluk, bireyin bu dengeyle bulduğu ebedî mutluluktur. Hayatın anlamı da bu düğümün çözülmesinde saklıdır. Bunun için insanın asıl amacı, bu düğümü çözebilecek çabayla en üst noktaya ulaşmak olmalıdır. Karakoç, insanları tefrik eden bütün sınırları kaldırıp yerine insana yakışır değerleri yerleştirmek ister: 

Merhametin ta kendisiydi gözlerin 

Merhamet saçlarını ıslatan sessiz bir yağmurdu 

Bulutlar geldi altında durduk

Merhamet, aynı zamanda “en sevgili” olandır. Allah’tır. 

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim 

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da 

Ey çağdaş Kudüs (Meryem) 

Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha) 

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi 

Sevgili 

En sevgili 

Ey sevgili 

Uzatma dünya sürgünümü benim

Sezai Karakoç’un şiirlerindeki öznelerde dinin yaşandığı algılar arasındaki çatışmada taraflar, belirgin imgelerle sunulur. Bir yanda dans pisti, esir pazarları, balkonlar varken öte yanda cami, sebil, Kudüs gibi imgeler söz konusudur. Ancak ikinci grupta yer alan unsurlar ilki kadar popüler olmayan yerlerdir. Şiirsel özneler, hissedilen yalnızlığa rağmen insanları bu mekânların sembolize ettiği dinî değerlere sahip olmaya çağırır: 

İç dünyamı ikili susmalarla bölme 

Şiir günlük konuşma dilimiz 

Kıskançlığımdan örülme bir perde 

Perdeye çarpan beş deniz 

Kuvveti yok bende itham etmek hakkından önce

“Sen” diye hitap edilen karşı özneye de merhametle yaklaşılır:

Güneşin yeni doğduğunu sana haber veriyorum 

Yağmurun hafifliğini toprağın ağırlığını 

Ve bütün varlığımla kara yılan seni çağırıyorum 

Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt içmeğe 

Pamuğun ağırlığını yapan dağın hafifliğini 

Sana haber veriyorum yeni doğduğunu güneşin

Onun şiirsel özneleri, “doğrunun, dopdoğrunun, yalanın diline değil, bulunduğu yere bulaşmayan’ şüpheden uzak ‘yakîn’ bir imana sahip, bir tek dünyası değil iki dünyası olan bir insan olmak isterler.

Geleneksel bir imge olan gül, Karakoç’ta dinî bir imgedir de. Karakoç, “Dirilişin gerçekleşmesinde en büyük huzuru yaratan ölüm sonrasına ancak bu imgeye yaslanılarak ulaşılacağının haberini vermektedir.” Bir başka bakış açısına göre “gül”, daha geniş bir perspektife sahiptir:

“a) Dizenin gösterdiği temel anlam ile,

b) Gül mazmununun tüm açılımları ile, 

c) Gül imgesinin tüm kültürel kodlarını düşündürerek, 

d) Kendi sembolünü ve metinler arası imge ortaklığını kurarak dört boyutlu derin bir gönderme sistemiyle gerçekleşir.”

Sezai Karakoç için din, “özgürlüğün kapısıdır. Çünkü ona göre özgürlük, insanın Allah ile arasındaki bütün engelleri ortadan kalkması ile vuku bulur.” Bu şiire renklilik katan unsur Sezai Karakoç’un diğer dinlere de nasıl baktığını göstermesidir. İncil, üzerini bir maske gibi örten boyalarından kurtulamamıştır. Buna rağmen vahiy değerini yitiren İncil’de geleceği müjdeleyecek kutsallık kalmamıştır. Geçmişte berrak sular kadar temiz olan inancın giderek bozulmaya başlamasıyla mermerlerdeki tasvirlere tapınmayı eleştiren Karakoç, Batı’nın ve modernliğin din algısını da sorgulamaktan kaçınmaz. Aynı eleştiri bu kez “Hızırla Kırk Saat” şiirinde İslam dininin geleneksel olarak algılanmasında da dile getirilir:

Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz 

Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz 

Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı 

Günlere geldim bunu bana öğretmediniz 

Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı 

Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim 

Bunu bana söylemediniz 

İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler 

Bunu bana öğretmediniz 

Kardeşim İbrahim bana mermer putları 

Nasıl devireceğimi öğretmişti 

Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım 

Ama siz kâğıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini 

nasıl sileceğimi öğretmediniz

Sezai Karakoç, “Hızırla Kırk Saat” adlı şiirinde günümüzdeki geleneksel inanışı ağır bir eleştiriye tâbi tutar. Ona göre “hoca”lar, dini, ibadeti öğretmekle birlikte modernliğin karşısında insanı yalnız bırakmışlardır. “Kesik danslar” ile sembolize edilen modern hayatın siyaset ve düşünce tarafı da bu eleştiriden payını alır. Ölüm düşüncesi de ona göre modern hayatın içinde farklı anlamlar ve cevap verilmesi beklenen sorular içerecek kadar bilinmeyen bir konudur. Oysa “hoca”lar buna da bir cevap veremedikleri gibi kitaplarda insanların aklını karıştıran sorulara karşı da bir donanım kazandırmamışlardır. Burada şairin akla ve genel anlamda felsefeye atıfta bulunduğunu söyleyebiliriz. Din, Karakoç’a göre bir bütün olmakla birlikte, hayatın dışında düşünülemez. O, aynı zamanda bir yaşama biçimidir. Bu yaşama biçiminin içinde modernliğe ve inançsızlığa karşı verilen eğitimin yeterli olmadığı dile getirilir. Dolayısıyla dinî ve metafizik imgelerle örülü şiirlerinde din, modernliğe karşı mukavemet gücü verebilecek bir şekilde öğretilmelidir.


Şair Şiir ve Tasavvuf

Sezai Karakoç’un şiirinde şair, şiir ve tasavvuf arasındaki münasebetin ifade edildiğini görüyoruz. Şair bunu sadece poetikasında ifade etmekle yetinmemiş şiirinde de ayrıca söz konusu etmiştir. İlk dönem şiirleri arasında sayabileceğimiz Telefon Farkı’nda şair kendisinin diğer şairlerden, “aptal şairler” den farkını dünden bugüne üstün insanların hazırladıkları bir huzuru telefon etmek olarak ortaya koyar: 

Ne mum ve ne deniz

Ne ateş üstündeki mumya

Ne aptal şairlerin turuncu heykelleri

Alıkoyabilir beni

Bir huzuru telefon ederim

Üstün insanların hazırlayageldikleri

İki kelimden müteşekkil olduğu hâlde bitişik yazılan üstün insan ifadesi, ilk etapta Nietzsche’nin kullandığı tabiri akla getirse de Sezai Karakoç’un bunu kelimenin yazılış tarzı dolayısıyla da ifade edildiği gibi kendi dünya görüşü doğrultusunda anlamlandırıldığı anlaşılmaktadır. Buna göre üstün insanlar, peygamberler ve veliler olmalıdır. Onların hazırlayageldikleri huzur, hem saadeti hem de Tanrı ile irtibatı ifade eder. Esasen bu anlayış içinde saadet anlamında huzur da ancak Tanrı ile irtibat kurmak ve onun huzurunda olduğunun şuurunda olarak ona kulluk etmekle mümkündür. Nitekim şiirin ikinci bölümünde üstün insanların hazırladıkları huzur açıklandığı gibi şairin telefon etmek suretiyle ne ile bağlantı kurduğunu da göstermektedir:

 Üstün insanların hazrılayageldikleri

 Dünya üstü dalları ve çiçekleri 

Melek melek arşa atılan putrelleri

Ekleyerek aşk kalesinde birbirine

Birinci bölümde üstün insanların hazırlayageldığı huzuru telefon ettiğini söyleyen şair ikinci bölümde bunu nasıl yaptığını açıklamakta, açıklarken de üstün insanların, dünya üstü dalları ve çiçekleri, melek melek arşa atılan direkleri hazırlayageldiğini dolayısıyla onların hazırlayageldiği huzurun bunlar olduğunu ifade etmiş olmaktadır. Şair aşk kalesinde dünya üstü buna metafizik de diyebiliriz – çiçekleri ve arşa meleklerle atılan direkleri birleştirerek bunların oluşturduğu huzuru telefon etmektedir. Bunu gerçekleştirdiği alanın şiir olduğu açıktır. Bunlardan hareketle Sezai Karakoç’un, şiiri; Allah’ın huzuru ile irtibat kurmak olarak algıladığı sonucuna varmak mümkündür. Şiirin üçüncü bölümünde ise telefon ettiği yerleri belirtmek suretiyle, söz konusu uğraşın İslam medeniyetine dayalı olarak gerçekleştirildiğini anlatmış olur: 

Çeşmelerden telefon ederim ben

Sebillerden türbelerden

Saray toz ve dumanlarından

Alınyazısından

Böylece, Sezai Karakoç’un şiirinin daha önce de değindiğimiz üç boyutu ile karşılaşmış oluyoruz: Şairin kendisi, metafizik ve tasavvuf, medeniyet.

Sezai Karakoç, Çocukluğumuz başlıklı şiirinde tasavvufla olan bağının kendi varoluşu açısından önemini ve başlangıcı teşkil ediyor oluşunu şöyle ifade eder:

Annemin bana öğrettiği ilk kelime

Allah şahdamarımdan yakın bana benim içimde

Annem bana gülü şöyle öğretti

Gül o’nun, O sonsuz iyilik güneşinin teriydi

Şairin annesinden ilk öğrendiği şey, Allah’ın kendisine olan yakınlığıdır. Bu Kur’an-ı Kerim’de yer alan “Muhakkak biz insana şahdamarından daha yakınız.” Mealindeki ayet-i kerimeye atfen ifade edilmektedir. Şairin gülü annesinden Hz. Peygamber’in teri olarak öğrenmesi ise gelenekle irtibatlıdır. Bizim kültürümüzde gül, Yunus Emre’den beri böyle anlaşılır. 

Fecir Devleti’nde şiirle gelenek gelenekle tasavvuf arasındaki ilişki dolaylı olarak ifade edilmektedir:

Çağırdığım fecirde yoğrulacak bir yapı

Dumanlar içinde 

Alevler içinde bir Şeyh Galip’tir ustası

Taş-ses mercan kitap doğurgan yara

Fırtına öncesi bir uygarlık

Dumanlar alevler kan içinde bir usta

(...)

Ve Şeyh Galip yeniden iş başında şafakta

Yeni dünyanın ilk ustalarından 

Benim dünyamın muştucularından

Alev duman kan ve gül içinde

Fecir Devleti bir yönüyle, ama sadece bir yönüyle şaire göre ideal olan sanatı ve tabii ki şiiri ifade etmektedir. “Fecirde yoğrulacak” bu yapının ustası olarak Şeyh Galib’in gösterilmesi, şairin şiirde gelenekle olan irtibatın önemini ifade ettiği anlamına gelir. Çünkü Şeyh Galip, gelenekten hareketle yeni bir şiir meydana getirmeyi başarmıştır. Hüsn ü Aşk onun bu çabasının en önemli sonucudur. Gelenek ise büyük ölçüde tasavvufa dayalıdır. Nitekim Şeyh Galib’in kendisi de bir Mevlevi’dir ve Hüsn ü Aşk’ı Mesnevi’den aldığı ilhamla ve ondan faydalanarak kaleme almıştır. Şairin, Şeyh Galip’i “benim dünyamın muştucularından” şek-linde zikretmesi, onu örnek aldığını göstermektedir. Çeşmeler ’de Sezai Karakoç kendi şiirinin bir tanımını verir:

Ayasofya’yı da kat Ruhun Diriliş Kenti 

Şiirinin içine 

Görkem dolu tarihi ve metafizik bir görünüm 

Kazandırmak için ülküne

“Ruhun Diriliş Kenti” terkibi şiirin tasavvufi bir yapıya sahip olduğunu oldukça etkileyici bir şekilde ifade etmektedir. Ayasofya bu şiirin içinde şairin ülküsüne görkem dolu tarihî ve metafizik bir görünüm kazandıracaktır. Leyla ile Mecnun’da şairin tanımıyla karşılaşırız:

Ve şair Hızır’a arkadaş

Âb-ı hayat yolculuğuna çıkan

Dilinde kırık dökük heceler

Dante, Virgil, Beatris

Romeo ve Jülyet

Firdevsi ve Hafız Cami

Fuzuli ve Nizami 

Leyla ve Mecnun

Kaf ve Nun surelerinden 

Azık toplayan yolcu 

Çölün sır tuzaklarını 

Esrar beldelerini aşmak için

Tanrı dilinden 

Medet umup 

İmdat isteyen

Bu mısralarda şair, tasavvuf ve gelenek, iç içe yer almaktadır. Şair, öncelikle âb-ı hayat yolculuğuna çıkmış, bu yüzden de Hızır’a arkadaş olmuş bir kişi olarak tanımlanmaktadır. Âb-ı hayat, tasavvuf lisanında hakikat bilgisini ifade eder, Hızır ise bu bilgiye sahip olan büyük bir velidir. Âb-ı hayat da Hızır da Sezai Karakoç’un şiirlerinde tekrarlanan imgeler olarak yer alır. Hususiyeti Hızır’a arkadaş olmak olan şairin, tarihteki örnekleri eserleriyle birlikte zikredilmektedir. Doğu ve Batı medeniyetlerine ait şairlerin bir arada zikredilmesi dikkat çekicidir. Her iki medeniyete mensup şairleri, Dante ve Shakespeare ile Hafız’ı, Nizami’yi Fuzuli’yi bir araya getiren temel özellik bu şairlerin hepsinin de âb-ı hayat peşinde olmalarıdır. Şairin dile getirilen ikinci özelliği ise Kur’an-ı Kerim’den ilham alması, “Tanrı dilinden medet umup imdat istemesidir”. Şairin başka önemli bir özelliği de “çile” sahibi olmasıdır; onun ilham perisi “çile” dir. Yine Leyla ile Mecnun’da şair bu periye şöyle seslenir:

Kâğıdı akla gözyaşı duasıyla çocuğun

Ateşten geçir kalemi 

Bir tanecik dostum

Sevgilim

Çile adlı peri

Her ulu değişimin seheri

Her sonu bir başlangıç yapan

Yüce bir makama çıkaran her seferi

Çilenin de yine tasavvufi bir kavram olduğunu hatırlamamız gerekir. Çile, şairi her defasında yüce bir makama çıkarmaktadır. Yüce makamın, şairin âb-ı hayat yolculuğuyla ilgili olması gerekir. Şair başlıklı şiirde şaire şöyle hitap edilir:

Ateşle hayatının her anındaki atomu

Formülü Cebrail’in cebinde olan formülle

Burada yine şairin ilhamla, ilhamın ise Tanrı’yla ilgili olduğu ifade edilmektedir. Cebrail vahyi getirmekle görevli melek olduğuna göre onun “cebindeki formül” Tanrı’nın vahyiyle, kelamıyla ilgili olmalıdır. Gün Doğmadan ’da yer alan son şiir olan Ağustos Böceği Bir Meşaledir ’de bir bakıma sanatçının, şairin sembolü olan ağustos böceğinden “Tanrı’nın yaktığı meşale” olarak bahsedilir. Şiirin son kısımları şöyledir:

Hiç yere bir şey yaratmamış olanın 

Bize gönderdiği bir muştucu o yaratık

Uyarıcı ve muştucu bir yaratık

–Tanrı boş yere bir şey yaratmamıştır

Anlayan için muştucu duyan için uyarıcı-

Ateşle dans eder o güneşle dans eder

Çırçıplak çıkar güneşin karşısına 

Belki yaşayamaz güneşi eksik kışta 

Fakat ardında unutulmaz bir yaz bırakır

Sezai Karakoç için şiir, insanın hakikat bilgisini arama çabasına matuf, bu yüzden metafiziğe dayalı ve tasavvufla iç içe bir sanattır. Şair de peygamberlerin, velilerin peşi sıra yürüyen ve bu çağda bir bakıma onlarınkine benzer bir sorumluluğu yüklenmiş olan bir sanatçıdır. Bu an-layışa sahip bir şairin, hayatının da şiirinin de söz konusu edilen anlayışa uygun olması gerekir. Dile getirdikleri anlayışa uygun bir hayat ve eser ortaya koymak başka şairler için söz konusu olmayabilir; fakat böyle bir şey, Sezai Karakoç ve eseri için iddia edilemez. Sezai Karakoç’un şiiri, başlangıcından son geldiği noktaya kadar, şairin sahip olduğu, hem dü-şüncesinde hem de şiirinde dile getirdiği anlayışa göre ve üstün nitelikli bir biçim dâhilinde vücuda getirilmiş bir şiirdir. Konumuzun dışında olmakla birlikte, bu vesile ile şairin, bütün varlığını adadığı ideal dışında bir hayatı olmadığını da belirtelim. 

KARAKOÇ’UN ESERLERİNDE SOSYAL TEMA

Sezai Karakoç’un eserlerinde işlediği sosyal tema, adeta can damarından yakalayarak işler ve dillendirilir. Dünyada başarılı bir sanat hayatı yaşayan, eserleri okunan, beğenilen ve yararlanılan bir sanatçı, kuşkusuz mutlu bir insandır. Çünkü etrafı ne dalkavuklarla çevrili bir devlet adamıdır o. Ve ne de sağına ,soluna para dağıtan ve çıkar sağlayan bir büyük zengindir. O sanatçının sahip olduğu paha biçilmez hazine, kitleler üzerindeki etkinliği, topluma yol gösterip o toplumu yönlendirmesi, problemlerine çözüm üretmesi, haberi olmadan diyalog kurduğu okuyucular aracılığıyla statükoya darbe indirmesidir. Kişisel heyecan gibi toplumsal heyecan da, tencerenin kapağını kaldıran buhar gibi kendini dışa atmaya, bir hareket, bir fışkırma ve eylem şeklinde beliren bir güç gibidir. Kişilere ve toplumlara bu gücü sağlayan da kuşkusuz büyük sanatkar ve şairlerdir. Kimi şairin işlediği ve tema olarak seçtiği konular vardır. Kimi şair, eğilimini günlük yaşayışla özdeşleştirerek sürdürür sanatını. Bazen çocuğu, bazen üstün insanı ve onun gerisindeki varlıkları, gerçeğin karanlıkta kalan noktalarını olanca çıplaklığıyla taze ve canlı olarak yakalamaya çalışır. Bazı şairler de insanı kendi içinde değil, toplumla birlikte ele alır ve onu toplum içinde arar. Bir bakıma toplumsal sıkıntı, dert ve sorunları bu çerçeve içinde kendine özgü bir yöntemle ve belli bir çerçeve içinde ele alıp çözmeğe çalışır. Bazıları da içine kapanıktır. Toplumdan uzaklaşmış, eziklik ve utangaçlık edasına bürünerek, güvercin misali ürkek, mazlum ve çekingendir. Buna rağmen halktan aldığı bir güçle toplumsal yapılı şiirini örmeğe, kendini insanlığın bir mümessili olarak sayma keyfiyetiyle ve kendini anlatırken insanlığı izah etmiş olma inancıyla ortada dolaşır. Toplum içinde yaşayan bir şair, Böyle bir tespitle biz “Karakoç” un şu anda fildişi kuleye çekilerek hadiselere bu pencereden baktığını kastetmiyoruz. Ancak Körfez ve Şahdamar gibi eserlerin şiir örgüsünde sosyal içerikli konuların daha çok yer aldığını ifade etmek istiyoruz. Belli çevrelerin özel maksatlarla yaymaya çalıştıkları “Sezai Karakoç’un şiir ve eserlerinde metafizikten öte sosyal konulara yer verilmemiştir” yargı ve iddiasının sağlam bir temele dayanmadığı muhakkaktır. Oysaki şair, bir toplulukta insanların içinde kırık dökük bir mühürle mühürlü ahenkleri derler, toplar, demetler ve buket haline getirir. Bütün bunları toprağın içine uzanan zengin maden damarları gibi edebiyat alanına uzatır. Bunun içindir ki dertliler Fuzuli ile, sevdalılar Karacaoğlan ile, zevk düşkünleri Nedim ile, ihtişam ve debdebeden hoşlananlar Nef’i ile, vatan severler Âkif ile, küskünler de Tevfik Fikret ile avunur dururlar. Sessiz ve çılgın bir çalkantıda sedye taşımaktan kolu tutulan, sevgili deyip yere çarpılan, atılmış kömür toplar misali annelerin zoruyla yere çarpılan çocuklarla 

kendisi de yere çarpılan şair, böyle bir durumda ,uzun uzun enstantaneler halinde tablolar çizer. Karakoç’a göre bu ülkede her anlamda kıyıldığı gibi şiiri de kıyılmıştır. Geçmişle ilgimiz kesilmiş, dünyanın en basit taklitçi şairleri büyük şair diye ilan edilmiş, böylece şiire karşı büyük bir ilgisizlik doğmuştur. Bir toplumun kalbini tazeleyen, başlıca ruhi gıdalardan biri olan şiir, böyle bir suikaste uğrayınca toplum da uygarlık düşmanı kişiler tarafından ölü hale getirilmiş oldu. Fakat bütün bunlar geçicidir. Çeşitli cephelerden diriliş gerçekleşecektir. Çağın ve en çok da içinde bulunduğumuz, olumsuz değişimin bütün gerçek değerlere olduğu gibi şiire de arka çeviren tutumun sonu gelecektir. Tekniği amacına uyduran yeni bir şiir gelecektir. Geleceğin şairi ortada görünecek ve toplumu da yeniden asli değerlerine döndürecektir. Diriliş akımını “Bi-sütun Dağı” nı delen Ferhat gibi katı realite granitini kıra kıra hedefine doğru ilerlediğini” söyleyen Karakoç, sosyal çalkantılar içinde ortaya çıkan bir şairin serüvenini, ayın med ve cezrine uyarak ilkin kabaran, sonra taşan ve daha sonra da yatağına çekilen Nil nehrine benzetir. Bu dekor içinde ilkin korku, sonra panik, arada bir çok kurban, sonra telâş, sonra verimli ve bereketli topraklar yer alır. Cemiyet içinde yaşayan şair, çevresine, insanlara ve o insanların dünyasına bağlı kalmak, zorundadır. Öyle şairler vardır ki sosyal ve siyasi ihtirasların kanını alev alev tutuşturmaktan çekinmemektedirler. Çünkü sanatkârlar, insanların ortak yönlerini, birbirine benzeyen yanlarını bulup tespit etmede muhayyele dünyasını sanat vasıtasıyla ifade etme bakımından muazzam bir mesuliyet yüklenmişlerdir. Şair bir toplum için başlı başına bir inkılâptır. Şairden önceki toplulukla şairden sonra ki topluluk arasında bir fark vardır. O, sanki araya giren garip ve esrarlı bir unsurdur. Halk çağlar boyunca gelişe gelişe en keskin ve etkili biçimlerini Afrika danslarının, siyah insanı bir hareket denizine çevirişi gibi şairde yaşar.” Günümüzdeki yerli düşünce Karakoç’un kalemiyle kendi kendini yenileyerek bir dirilişe, bir diriliğe kavuşturmak için çırpınmaktadır. Karakoç’a göre şiirin gerisinde insan olmalıdır.  Şiirine insan veya insanlık fonunu koymayan bir şair hemen unutulmaya mahkûmdur. Bugün içinde bulunduğumuz ve acısını bütün toplumca çektiğimiz edebiyat, sanat ve şiir yoksulluğuna tanık oluyoruz. Şaire göre büyük medeniyete beşiklik eden yurtlardan biri de Anadolu’dur. Bu toprakların tarihi, mermerin, kutsal seslerin, kılıç ve kanat parıltı ve şakırtılarının tarihidir. Ege Medeniyetinin spekülasyonu (mitoloji ve düşünce) Yunanlılara aitse, pozisyon ve aksiyonu (eser ve mimari) Anadolu’ya aittir. Milet, Efes, Bergama, Afrozyas, Truva, Doğu yiğitlik ve kahramanlığının Batı kurnazlığına nasıl tutsak düştüğünün ebedi bir sembolüdür. Anadolu’yu dinlemek adeta tabiat üstüne çıkmak gibidir. Bütün haritasıyla gülümseyen bir yüzdür Anadolu. Fırat yemyeşil ve bulanık, dağları elleriyle aça aça, dele dele bir yayla efesidir. Şaha kalkmış bir at gibi terli ve yelesi köpüklüdür. Hiçbir köprü onu bağlayamaz, hiçbir bent onu tutamaz. Ormanların içinden çıktığı zaman aslan görünüşlüdür ve Anadolu’nun bileğidir. 

 Dicle, sırtında bir şehir taşır gibi mavi ve berrak olarak hep ovalardan geçer. Bir medeniyet gibi ağır ağır yürür durur, şiir söyler. Anadolu’nun zekâsıdır. Biri Nef’i’yi getirirken, öbürü Fuzuli’yi getirir. Kızılırmak uzun ve kan içinde ağzını açmış bir aslan gibi yokluğun içindedir. Hüzünlüdür, fakir ev, köy ve insanları kurtarır. Anadolu’nun ahlâkı som ve yekparedir.

Kadın ve Cinsellik

Dünya, Sezai Karakoç’a göre hem aşkın hem de aşksızlığın mekânıdır. Bu sebeple yeniden doğmak için sevmek gerekir. Çünkü Karakoç’a göre sevmek, yeniden doğumdur. Bu bağlamda onun çoğu şiirinde kadın imgesini sembolleştirdiği Leyla da sevmenin nesnesi değil öznesidir. Kadın da seven ve sevilen bir öznedir. Ancak büsbütün soyut bir tasavvur da değildir. Canlı, yaşayan biridir. Kimi zaman bütün hayatı anlamlandıran kadın, Karakoç’un şiirlerinde tıpkı gül gibi sembolleşmiştir.

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin Belkıs’ın

Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin

Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumuşağı en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim 

 Sezai Karakoç’ta kadın imgesi denince ilk akla gelen isimlerinden biri olan Leyla (ya da Lili) zamana umutla bakan şairin hemen yanı başındadır. Kadında var olan sonsuz gülümseme ve toparlanma ruhu, şairin insanlığa dair görüşleriyle paralellikler arz eder.

Fakat sonradan duruldu Leyla

Tevekkülle huzuru buldu Leyla

Ruhta kopan fırtınalar dindi

Gökten gönle sükunet indi

Anladı ki acı tatlı soğuk sıcak

Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak

Hep aynı varoluşun dönüşümleri (Leyla Köşesi) 

 

İslam tasavvufundaki yorumlarına benzer bir bakış açısıyla Sezai Karakoç’un incelenen diğer şairler arasında kadına bakışıyla da farklı bir yerde durduğunu söylememiz gerekmektedir. Bu bakış açısına göre kadın ve özellikle aşk, yalnızca cinselliğin penceresinden bakılmayacak kadar geniş bir anlama sahiptir. İnsanlık, kadınla birlikte sevgiyle ve umutla var olacaktır.

Sanatı genel algılayışı itibariyle Batı şiirinden olduğu kadar geleneksel şiirimizin içinden de bakacak kadar poetikasına sahip olan Sezai Karakoç, şiirlerindeki aşk ve aşıklar için şunları söyler: “Bütün bu sevgililer, asıl sevgiye, ebedîliğe lâyık sevgiye bir basamak, bir başlangıç, bir hazırlıktır. Nice ruh bu basamaklarda yorulur, tükenir. Ama bütün bu basamakları aşan gönül ve ruh mutlak sevgiye, Tanrı sevgisine ulaşır, ona bağlanır, ondan ötesinin güz yaprakları döküldüğünü görür.” 

Açma pencereni perdeleri çek

Mona Roza seni görmemeliyim

Bir bakışın ölmem için yetecek

Anla Mona Roza, ben bir deliyim

Açma pencereni perdeleri çek…(Mona Rosa

Karakoç’un “Aşk ve Çileler” adlı şiiri, modern şiirin bir Leyla ile Mecnun’u gibidir. Bu şiir, “Genç bir erkeğin ağzından karşılığını bulamayan aşkın simgesel, divan edebiyatına göndermelerle dolu bir anlatımıdır. Şiirin sonuna doğru anlatıcı beşeri olmayan, ilahi olan gerçek aşkı keşfeder.” 

Ahmet Oktay da Karakoç’un aşk ve kadın imgelerine değinerek şu yargıya ulaşır:  “Vuslat, bir ürperme, daha da ötesinde bir ‘müphemiyet’ gibidir onda. Cismani olan ögeler görünüştür sadece, vesiledir. Gövde bir geçicilik, bir imadır olsa olsa. Uhrevi olana yönelmedir Karakoç’un şiiri.” Her iki yargıdan hareketle denilebilir ki şairin dünyasında aşk, tıpkı Divan şiirinde olduğu gibi mecazi aşktan aşk-ı hakikate ulaşmaktır. Geleneksel şiirimizin de önemli bir imgesi sayılan gül de bu yüzden Karakoç’ta yalnızca bireysel aşkın değil evrensel aşkın da sembolüdür.

Gökten gönle sükûnet indi

Anladı ki acı tatlı soğuk sıcak

Geçmiş ve gelecek ayrılmak ve kavuşmak

Hep aynı varoluşun dönüşümleri (Leyla Köşesi)

 

İnsan, bir bütün halindedir. O, yalnızca bedeniyle değil ruhuyla, gülümsemesi ile bütünlüğüyle de vardır. Leyla da inancın, umudun, geleceğin, varoluşun sembolüdür. Ancak bütün kadınlar da Leyla değildir.

Geçmiş bir zaman algısından birdenbire şimdiki zamana taşınan dizelerdeki zaman algısı, şairin kadın imgesiyle zamanın nasıl geniş bir algıyla ele aldığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. “Lili” şiirinde de karşımıza çıkan aldatılan kadın imgesi, bu şiirin bakış açısıyla paralellikler arz eder.

“Lili” de tıpkı “Leyla Köşesi” şiirinde olduğu gibi lirik öznenin ihanet karşısında bile aşktan vazgeçmediğini göstermesi bakımından dikkate değer bir şiiridir. Öte yandan şairin düşünceleriyle paralel bir hayat algısına sahip olan lirik özne, Lili’ye uyarılarda bulunmaktan geri durmaz. Ona göre “Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris’in / Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili / Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili” dizelerinde olduğu gibi kadının “Cabaret de Paris” imgesiyle gösterişe düşkünlüğü eleştirilmektedir. Oysa Lili’nin yüzü, ruhu kadar aydınlıktır. Gönlü ise soğuk sular, güzel aynalar gibidir. Buna rağmen kadının içteki saflığı, bu niteliklerinin ötesine geçilip de aldanmak için hazırdır. Bu yüzden kadına yönelik olarak birçok şiirinde de karşımıza çıkan bu uyarı, şairin kadına nasıl baktığını örnekler mahiyettedir. Kadın, “Şehrazat” şiirinde olduğu gibi sevgilidir, candır, yardır.

Sen merhamet sen rüzgar sen tiril tiril kadın

Sen bir mahşer içinde en aziz yalnızlığı yaşadın

Sen başını çeviren cellat başının güne

Sen öyle ki sen diye diye seni anlıyamayız

Şehrazat ah Şehrazat Şehrazat

Sen sevgili sen can sen yarsın (Şehrazat) 

Karakoç’un bu şiirinde de kadına atfedilen sıfatları bir bütün halinde görmemiz mümkündür. Her ne kadar çağın kadını “bir mahşer içinde en aziz yalnızlığı yaşasa” da başlı başına bir merhamet abidesidir.

Şairin başlı başına bir aşk şiiri olan “Mona Rosa” şiirini dışta tutsak bile onun kadına bakışı bu nitelikler ve sıfatlarla özetlenen bir bakış açısına sahiptir. Cinsellik, onun şiirlerinde tene bağlı bir aşktan değil, gerçek sevginin merhametinden doğan bir mahremiyettir.

ŞAİR ANLAYIŞI

A. Şair Bir “Toplum Önderi” dir:

Sezai Karakoç şairlerin birer toplum önderi oldukları veya olmaları gerektiği üzerinde özellikle durmuştur. Şair toplumda söz sahibi olmalı, gerçek yerini almak için çaba sarf etmelidir. Kendisi de böyle bir misyonu bizzat gerçekleştirmek, şairlerin de mesela politika yapabileceğini göstermek amacıyla Diriliş Partisini kurmuştur.

Karakoç’a göre, insanlar bir şairin şairliğini, şiirini alkışlarlar; ama onun da

diğer insanlar gibi toplum önderi olma hakkını kabullenmekte nazlanırlar.

“Şairliğini, şiirini olanca içtenlikle alkışlayan toplum, nedense, onun da bir insan, bir toplum önderi olma hakkını tanımak istemez O, ancak şairdir ve şair kalmalıdır; bunun dışına çıktı mı, sınırını aşmış olur! Şairlerin kişiliğine toplumların bakışı çok peşin yargılı ve çoğu kez şaşılacak kadar çocukçadır. Onları ya şen şatır, ya da tam gama gömülmüş kabul eder toplum. Bu yüzden onun politik, ya da toplumsal bir girişimini yadırgar. Onun ahlakı, şiir yazma ahlakından ibaret kalmalıdır insanlara göre. Metapoetik alanda onun diyeceği bir şey olamaz!” (1988, s.4 9)

Sezai Karakoç’a göre şairin manevra alanını şiirle sınırlandırmak isteyen ve şairleri daha çok zaaflarıyla gören toplum, şairleri dışlamıştır. Şair bu yüzden kaygılıdır. Şiirin yerini medyanın ve reklamın almasını bir türlü hazmedememekte ve bunu toplum için bir felaket olarak görmektedir.

Eflatunun rüyası mı gerçekleşti nedir? Şairler, koğuldular siteden günümüzde. İsmi var henüz elbet Bir efsane kahramanı gibi. Ama, buna güvenmemeli şair. Efsanesindeki yerini de çalanlar olabilir. Söz yazarları, yönetmen yardımcıları ve benzerleri, nasıl toplumda onun yerini aldılarsa, efsanelerde de onun yerini kapmaya heveslenenler çıkacaktır.” <1988,> s.56)

B. Şairin Anlaşılması Güçtür:

Sezai Karakoç’a göre toplum, şairleri anlayamamakta, tabir caizse şairlerin hakkını yemektedir. Şairi anlamak şiiri anlamaktan daha zordur. Şiir şairden hareketle daha bir anlaşılma şansı elde eder. Nihayet şiir dolaylı veya dolaysız anlaşılmayı amaçlamıştır. Ama şair kimi zaman da farkında olmaksızın kendini anlaşılmaz kılar.

C. Şair Çevresinden Etkilenir:

Sezai Karakoç “şairi yaratan çevredir” fikrine katılmamakla birlikte çevrenin

şair üzerindeki derin tesirini de inkar etmez.

“Nedim, Fuzuli’nin yaşadığı çağda ve yerlerde yaşasaydı, yine de belki bir Fuzuli olamazdı. Ama, onun ne kadar yakınından geçerdi! Ve kim bilir belki, Fuzuli de, Lale Devrinde İstanbul’da yaşayan ve devlet ileri gelenlerince değeri bilinen bir şair olsaydı, kuşkusuz, yine de bir Nedim olmazdı; ama, bugünkü Fuzuli’den çok Nedime yakın bir şair olurdu. Bununla şiirde, şairlikte bütün ağırlığı, çağa, çevreye yaşanan gerçeğe atfetmiş olmuyorum. Anlatmak istediğim, içinde bulunulan uygarlık havası> ve onun metafizik ruhudur.” (1988> s.25-26)

D. Şair ve Gelenek:

Şairin gelenekle ilişkisi merhale merhaledir. Şair önce gelenekle tanışmalı, sonra onunla yarışmalı ve en sonunda da ona katkıda bulunmalıdır. Karakoç’a göre yeteneği ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan, onu harekete geçiren tarihi sosyolojik birikim gelenektir. Sezai Karakoç, şairin kendi zamanındaki şairlerle olduğu gibi kendinden önceki şairlerle de yarışması gerektiğini, başlangıçta kimilerinden etkilense bile bu dönemi kısa sürede aşarak kendini yoklaması ve bulması gerektiğini söyler:

“Bundan sonra, etkiden kurtulma çabasındadır şair. Buna da gelenekle

hesaplaşma dönemi diyebiliriz. Bazen, bu hesaplaşma çok şiddetli ve keskindir.

Şair, geleneğe başkaldırma görünümündedir. Geleneği yıkma, reddetme ve

tanımama biçimlerinde ortaya çıkan bu protesto, gerçekte, şairin, omuzlarında

geleneğin adeta çökertici ağırlığını hissetmesinin ters tarafından itirafından başka

bir şey değildir. “Putları devirme” adı altında genç şairin kopardığı çığlık, gerçekte,

çoğu kez, geçmişin büyük şiir gerçeği önünde, kendisinin yeni bir şey

yapamayacağı inancı, şuuraltı inancını, kapıldığı korku ve paniği kendisinden bile

saklama gayretidir.” (1988, s.96)

Sezai Karakoç, şaire, eskileri topa tutmak yerine, daha pratik ve işlevsel bir yöntem önerir: “Oysa şairin yapacağı iş, basittir ve o da gürültü kopararak

geçmiştekileri yıkmak değil, eser vermektir. Gerçekten, verdiği eser yeni ise,

öncekileri bir parça eskitecektir. Onlar eskimekle elbet bir şey kaybetmezler; ama

şair, bir şey kazanır.” (1988, s.96)

Yenilik ise, biçimde değil ruhta olandır. Yenilik esasta geleneğe karşı olmak

değil, onun bıraktığı noktadan başlamak demektir. “Aslında, yeni olmak, “eski” nin

sırrını bulmaktır. Çünkü: o “eski” bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Şair de, zaten o

ölmezlik sırrının peşindedir.” (1988, s.97)

Geleneğe saygı duyulacaktır; ama gelenek tartışılacaktır da… Ama bu parça

yeniden değerlendirme iyi niyetle ve sakince yapılmalıdır. Şair, kendinden önceki

üstad şairlerin eserlerini benimsemeli, yaymalı, onlarla mutlu olmalıdır. Katıldığı

yolun onurunu hissetmeli, sanki onlar kendi eseri imiş gibi onlarla öğünmelidir.

Çünkü kendinden önceki şairler kendisi için bir nevi manevi baba durumundadırlar.

“Gelenek, şair için en çetin sınav dünyasıdır. Korkunç aldatıcı, adeta hilecidir. ilkin, genç şairi çeker; sonra, ona baskı yaparak, adeta onu vazgeçirmeğe çalışır. (…) Direnenler, dayananlar ve diretenlerdir ki, kazanacaklardır. Evet, çetin şairlik yolunda, bu sınav zaruridir. Ve geleneğin en büyük yararı da buradadır. Böylelikledir ki, yeni eser, geçmişle karşılaşmış ve yıkılmamış, sonunda da onun onayını almıştır.” (1988, s.100)

E. Pergünt Üçgeni

Sezai Karakoç, şairin genel çizgilerini, pergünt üçgeni dediği üç ilkeyle anlatır. Perer Gynt, Norveçli yazar Henrik IBSEN (1828-1906)’in en ünlü oyunlarından biridir. Karakoç oyunun kahramanı olan Peer Gynt’ün, hayatında bu ilkeleri yaşadığını belirtir ve bu ilkeleri şiire tatbik eder:

Şair, Kendi Kendisi Olmalı: “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır.”

Şair, Kendine Yetmeli: “Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin

kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yani fildişi kuleyi biz dışına

çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir

ikindide bulabilmeli.” (1988, s.82)

Şair, Kendinden Memnun Olmalı: ‘Eserin şairini sevinçle titretmesi

demek bu. Şair, eserini sevmeli. Onu okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeğe kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. “Beni andırıyor, ah, beni o” ve demeli.” (1988, s.83) Memnunluk ilkesinin temeli, sevinçtir. Yaşama sevinci değil da yaşatma sevinci ”dir.

II. ŞİİR ANLAYIŞI

Sezai Karakoç’a göre şiir “kelimeler ülkesi ”dir. Bu ülkeye girmenin bir usulü erkanı vardır. 0 da ‘atalara uyarak” bu kelimeler ülkesine “gülle” girer. Şair adlı şiirinde de şaire şöyle seslenir “Ve sen şairsin kelimeler ülkesindeki bilge”.

Her ülkenin olduğu gibi “kelimeler ülkesi” nin de kendine özgü kanunları, nizamları vardır. Tüm sanatların kaynağı olan şiir, haddini bilmeli, kendi alanını muhafaza ettiği gibi başka alanlara da tecavüz etmemelidir.

A. Şiir Tüm Sanatların Kaynağıdır:

Sezai Karakoç’a göre şiir tüm sanatların kaynağıdır. Bütün sanatlar onun ateşini çalmış, böylece, her sanata şiir yayılmıştır. “Bunun içindir ki musiki parçasında şiir, resimde şiir, mimaride şiir, sinemada şiir aranır. Ama, yine de şair, şair olarak kalmak ve kaynağını saf ve arı korumak zorunda.”

B. Şiir Dinin Yerine Geçmeye Kakışmamalı:

“Şiir şiir olarak kalmalı, dinin yerine geçmeye kalkmamalı. Buna kalkarsa, kendi kendine de ihanet etmiş olur. Hz. Peygamber, bu ölçü içinde, şiiri yüceltmiş, şiir eğitimine değer vermiştir. (…) İslam isteseydi, cahiliye devrinin inançları gibi şiirini de yok edebilirdi.”

C. Şiir Diğer Sanatlar İçin Kullanılmamalı:

“Şiir görüntü gösterilerinin bir unsuru yapılmamalı. (…) Televizyon ekranları, tiyatro ve sinema salonları, şiirin bir kurban gibi boğazlandığı sunaklar olmamalı. (…) Yalancı tanrılar, putlar yaklaşamamalı bu tapınağa ve bu törene. Rahibi, şair olmalı bu törenin; Madem ki, kurbanı odur.” “Şair, eserinin, bütün art niyetler ve öbür sanatlar uğruna kullanılışına paydos demelidir.”

D. Edebi Sanatlar:

“Şiir için imaj ve her türlü edebi sanat gereklidir. Ama şiir bunlara kurban edilmemelidir. Çağımız şairleri de aslında bütün sanatları gerektikçe kullanmışlardır. Şu farkla ki, onlar, bunu adeta, şuuraltından yapmıştır. Adeta bilmiyormuşçasına.”

Evet, çağımız şairlerinin çoğunun bu edebi sanatları bilemeyecek tarzda yetiştikleri açıktır. Belki de şuuraltından edebi sanat kullanmak, Amerika’yı yeniden

keşfetme çabasıdır.

E. Sanat Eseri, Yaratışın Taklididir:

Kula ‘yaratma kelimesinin izafe edilmesi meselesi tartışmalıdır. Estetik biliminde çok tartışılan bir mesele de taklittir. Karakoç, gerçek sanatçının yaratma eylemini taklit ettiğini söyleyerek konuya orijinal bir açılım kazandırmıştır. Sanat eseri üretme ameliyesinin püf noktası işte burasıdır.

“Sanat eseri, yaratışın taklididir, yaratılanın değil. Yapıt, yaratılanın taklidi

oldukça değerden düşer. Yaratışın her an yeni kalışındaki, orijinal oluşundaki sırrı

anladıkça da yoğunlaşır.”

F. Sanat Eseri Bir Ülküye Alet Olabilir:

Günümüzde de tartışması sürmekle birlikte, Karakoç’un edebiyat dünyasında ilk boy gösterdiği yıllarda hararetle tartışılan, sanat eserinin ideolojik bir mesaj taşıyıp taşıyamayacağı, bir davaya alet edilip edilemeyeceği tartışmasına “Sanat güdümlü de olabilir, şartlanmış da. Bir ülküyle şartlanmak, sanat eserinin estetik bir değer almasına engel değildir. Çünkü bir sanat eseri, bir ülküye alet olduğu kadar, o ülküyü alet olarak kullanır. Bu açıdan, sanatın işlemi çift değerlidir, kullanır ve yayar.”

G. Şiirde İnsan:

“Merdüm-i dide-i ekvan” olan insandan müstağni kalan şiir uzun ömürlü olamaz. Aslında yalnız şiir için değil her sanat, her düşünce için geçerlidir bu hüküm. Ancak her sanatın, her felsefenin, her dinin insana bakış açısı, insanı ele alış tarzı farklıdır.

“Roman, somut insanın peşindedir. Şiir soyutlaştırmıştır insanı. (…) Yani roman, genel insanı bile özelleştirir, somutlaştırırken, şiir, özel kişiyi, genel insanı olduğu gibi, niteliklere indirir, soyutlar; bu şartla özel kişilerin kokusunu taşıyabilir. Somut insan, en çok, bir enstantane olarak şiire girebilir.”

“Şiirin gerisinde insan olmalıdır. “Her çağda, her şiirle yenilenen” İnsansız şiir tez ölür. Şiirimizdeki bazı serüvenler, iyi olmayan örnekleriyle tepki ya da ilgisizlik uyandırıyorsa, insansızlıklarındandır 0 şiirlerin. Şiirine insan ya insanlık fonunu koymayanlar kaybedecek, okur, şiirlerinde, bozuk bir geometriden başka bir şey bulunmayanları fark edecektir hemencecik.”

H. Şiirde Mantık:

Sezai Karakoç’a göre şair, düşünceyi, ya olağan dışı bir zekayla donatarak, ya aptallaştırarak kullanır. Şiir mantığı, düz yazı mantığı ile başlar; en az odur. Ama onunla yetinmez; onu, kendi yapısının gereği işlerle yükler. Eski şiirle yeni şiiri ayıran, mantık karşısındaki durumlarıdır. “Yeni şair, mantık karşısında daha açık ve daha aktiftir. Her şiir geldikçe mantık değişir gibi oluyor. Giderek bir özel mantık doğuyor (Şiir mantığı), adeta.”

İ. Şiirde Form:

“Şiirin birimi şiirdir. Onu biçim (şekil) ve öz (muhteva) diye ikiye ayırmak sadece poetikada olabilir. Yoksa biçim ve özü şiirden ayrı ayrı çekip çıkarmak mümkün değildir. Kendine mahsus bir özü olmayan şiirin biçimi de yok demektir. Var gibi görülen ses ve geometri, sadece boş bir kalıptan başka bir şey olamaz. Nasıl ki maskeye de insan yüzü denemez. Öte yandan, biçimi olmayan şiirin özü de yok demektir. Yüzü olmayan insan olmayacağı gibi, şekilsiz şiir de olamaz.”

Sezai Karakoç’a göre klasik şiirle modern şiiri ayıran, ilk bakışta sanıldığı gibi birinin, formu olan şiir, öbürününse şekilsiz (amorf) şiir olması değil, sadece, birinde, ortak biçiminin görünür planda, farklılıkların daha iç planda olması, öbüründeyse, tersine, farklılıkların görünür planda, ortak yanlarınsa iç, görünmez planda bulunmasıdır.

Karakoç, vezin ve kafiyenin aslında tamamen kaybolmadığını serbest nazımda gizli bir aruzun söz konusu olduğunu, kafiyenin de mısra içlerine kaydığını ve daha genel bir çağrışım düzeni halini aldığını söyler.

“Vezin ve kafiyenin görünüşte ölümüne aldanmamalı. Aruz ve hece sesi, her şiirde, belki her mısrada değil ama, yer yer, yoklamasını yapıp durmada. Gizli bir aruz, gerçek şiiri içten besleyen, ses mimarisi, tarihin ölmez mirasıdır. Kafiye, belki, sondan mısra içlerine kaymış, daha genci bir çağrışım düzeni haline gelmiştir. Serbest nazım ya da şiir dediğimiz zaman, akla düz yazının bir türü, ya da bütün koşullardan bağımsız bir şiir türü gelmemelidir. Serbest nazım ya da şiir, vezni ve kafiyesi şairi tarafından aranıp bulunan, sonra da şiirde kaybedilen şiir demektir.”

K. Gelenek ve Şiir:

Uygarlık süreğendir. Sezai Karakoç yeniliği “geleneğe bir adım daha attırmak” olarak anlar. “Her yeni uygarlıkta, bazı arketiplerin ve leitmotiflerin ön plana, bazılarının da arka plana geçtiği görülür. Kimisi, gelişir, serpilir, güneş gibi parlar. Kimi atan hale gelir. Ay gibi bulutlar arkasına saklanır. Kimi arkaikleşir, kimi güncelleşir. Ama, aslında, şu ya da bu şekilde, her biri hayatını şiirlerde sürdürür,”

“Her yeni şair, onlardan vareste kalamaz. Her yeni şiir, onların içinde doğar. Ve onlar, ne kadar değişik olursa olsunlar, ne yapıp ederler, her yeni şiirin içinde yeniden doğarlar.”

Gelenek, uygarlığın kendi bünyesinde taşıdığı, şairin istese de kurtulamayacağı bir özdür. “Aslında ne gazel ölmüştür, ne de kaside. Küçük aşk şiirleri, gazelin süreği değiller midir? Kasideler, mevsim tasvirleriyle başlardı. Şimdi, kaside uzunluğundaki şiirler, kimi zaman yaz, kış, sonbahar, bahar şiiri adını almakta, ya da onlardan yola çıktıktan sonra kasidelerde olduğu gibi, asıl konuya girmekte. Kasidelerde kişilere olan bağlılık, günümüzde doktrinlere, sistemlere, dünya görüşlerine bağlılık biçimine girmiş durumda. Kitaplık çapta şiirler de Mesnevilere karşılıktır,”

Şiirimiz mensubu bulunduğumuz İslam uygarlığından beslenmiş ve sırası geldiğinde İslam şiirinin meşalesini de taşımıştır. “Nasıl Osmanlı varyasyonu, İslam Uygarlığı içinde üçüncü büyük atılımıdır. Şiirimiz, Arap ve Acem şiiriyle, ortak bir köke sahiptir bu yüzden Ama orijinalliğe erişmiştir. Orijinal olmak demek, köksüz ve geleneksiz olmak demek değil, tam tersine, çok cepheli, engin bir gelenek temeli üzerinde yeni olabilmek demektir. Divan şairlerimiz, daha önceki, Arap ve Acem, ya da çağdaşları Acem şairleriyle yarışmışlardır. Onları taklit etmemişler, onlarla yarışmışlardır. 16. yüzyıldan sonra da yarış bayrağını artık bizim şairlerimiz elden ele devreder olmuştur. Şiir meşalesi bize geçmiştir (1988, s.106)

Yenilik, geleneğe bir adım daha attırmak şeklinde anlaşılmıştır. Mazmunların dışını değil, içini yenilemişlerdir. Bir Baki mazmunu, bir Nedim mazmunu, bir Galip mazmunu vardır. Ayni mazmunun çağ çağ yenilenişi ve zenginleşmesi olarak.

“Tümüyle Divan şiirimiz, sanki, 500-600 yıl yaşamış ve hiç ihtiyarlamamış bir

şairin Divanı şeklindedir. Her yüzyılda yeniden gençleşen bir şairin divanı.”

Sezai Karakoç serbest şiirin köksüz ve nevzuhur olduğu iddialarına karşılık

kendi tercihi de olan bu tarzı savunur. Avrupa’nın serbest şiiri Endülüs yoluyla

aldığını belirterek, bu tarzın İslam uygarlığının öz malı olduğunu hissettirir.

“Serbest şiir, sanıldığı gibi, yirminci yüzyılın getirdiği bir tarz değildir. Eski Yunan, Latin ve İslam öncesi Arap ve Türk şiirinde de örnekler vardı. Vezin ve kafiyenin, bir kale duvarı sağlamlığı ve düzenine, ancak İslam uygarlığında ulaşıldı. Batı da bu düzeni, Endülüs yoluyla aldı. Hem seste, hem biçimde, hem de konularda, modern çağ batı şiirinde devrim, Endülüs etkisiyledir.”

L. Na’t

Sezai Karakoç na’t türüne özel bir önem verir. Na’t’ı şiirin ufku olarak niteler. Kendisi de na’t yazmıştır. “İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku Peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber… Peygamber nasıl insanın ufkuysa, Na’t da şiirin ufkudur.”

Na’t “sahabeliğe bir uzanış” tır. “Na’t, Peygamberin şiirle yapılmak istenen bir portresidir. Her şair, durduğu yerden ve görme kabiliyeti ölçüsünde Ona bakar; O büyük mükemmelliğin karşısındaki duygularını zapt etmeğe çalışır. Bütün na’tlar adeta, tarih boyunca yapılan tek bir portrenin farklı cephelerden birer örneği gibidir ve tek bir portre içindir.”

M. Şiir ve Şair Ölmeyecektir:

Çağdaş toplumda şiirin ve şairin değerinin bilinmediğinden şikayetçi olan

Karakoç, her şeye rağmen şiirin ve şairin geleceğinden ümitlidir.

“Şiir ve şair ölmeyecektir. Çünkü: insan ölmeyecektir. Çünkü: hakikat ölmeyecektir.” diyen Şair’e göre “şiir, hakikatin, yüzülebilecek bir derisi değil, ;çıkarıldığında, insan hakikatinin hayattan yoksun kalacağı kalbidir, Şiir, hakikatin, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir.


Sezai Karakoç’un Şiirlerinde Modernlik Eleştirisi 

Sezai Karakoç 1950’li yıllarda şiir yazmaya ve Türk toplumunun 

sorunları üzerine bir entelektüel olarak düşünmeye başlayan biri olarak 

modernliğin yansımalarına kayıtsız kalmamıştır. Türkiye’de bu zamana 

kadar özellikle aydınlar ve yönetici kesim düzeyinde zaten var olan 

gelenekle modernlik arasındaki ikilik bu dönemde hemen hemen hayatın her 

alanında etkili olmaya başlamıştır. İnançtan eğitim sistemine, kılık kıyafetten 

kadın erkek arasındaki ilişkilere, yiyecek içecekten tabiata, tarihe bakışa 

kadar pek çok alan bu ikiliğin rahatlıkla görülebildiği alanlardır. 

Yenileşme, yenileşmenin tek kutsal olarak sunulması, geçmişe ve bu 

coğrafyaya ait her şeyin geleneksel kelimesi altında tasnif edilmesi ve küçük 

görülmesi, şehirleşmenin tek boyutlu yanı ve yüceltilmesi, tabiattan kopuş, 

tabiatı sadece bir meta olarak görme düşüncesi, Batılıların kendi tarzlarını ve 

doğrularını başka toplumlara dayatması, demokrasinin ve bireyselciliğin 

getirdikleri Sezai Karakoç’un şiirlerinde eleştirilen konulardandır. 

Sezai Karakoç modernliğin toplumu ve toplumun bir üyesi olan bireyi 

ister istemez değiştirdiğini düşünmektedir. Şaire göre bu değişiklik sonucu 

yeni bir duyuş, yeni bir ifade tarzı ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle 

toplumdaki ve bireydeki değişimi ifadelerdeki değişimden takip etmek 

mümkündür. 

Şiirde şekil genellikle teknik bir yan olarak değerlendirilmiş ve şair 

monografilerinde şairin ne tür ölçü kullandığı, hangi kafiyelere sıklıkla yer 

verdiği gibi birtakım genel bilgiler verilmiştir. Ancak şiirin muhtevasıyla 

şekil arasında bir ilişki olup olmadığı, varsa bu ilişkinin mahiyetinin ne 

olduğu konusu üzerinde nadiren durulur.

 Sezai Karakoç bir şiirinde hem modernlik eleştirisi yapmakta, hem de modernliğin toplumu ve kendisini, dolayısıyla da şiirini, şiirinin şeklini nasıl etkilediğini anlatmaktadır.


SEZAİ KARAKOÇ’UN MEKÂN ALGISI

Karakoç’un şiirinde, psiko-sosyal açıdan, en dar anlamdaki evden en geniş 

anlamdaki ülkeye kadar mekan; barınma ve güvenlik duygularının çok ötesinde bir 

anlama sahiptir. Mekan, hayatın yaşandığı alelade, hudutları belli bir alan değildir; 

insan gerçekliğine dair bütün boyutların var olduğu ve belirli bir metafizik düşünceye 

göre şekillenmiş, geleneğin var olduğu ve varlığını devam ettiren zemindir. 

Karakoç, mekanı insan ve uygarlık kavramlarından bağımsız düşünmez. 

Hemen şunu da belirtmek gerekir ki, Karakoç’ta mekandan hapsedildiğinde özelde kent kavramı dolayımında konuşulduğu bilinmelidir. Çünkü Karakoç, “Gelenek”i  bütün boyutlarıyla çağa duyurma çabası içinde, “gelenek” terimi yerine, bunun, 

hayatın her alanındaki kurumsallaşması olan “uygarlık/medeniyet” kavramlarını 

kullanır. Bu açıdan Karakoç’a göre uygarlık, sadece insanın fiziksel hayat şartlarını 

şekillendiren, onun yaşam alanını oluşturan maddi unsurlardan ibaret değildir; aynı 

zamanda insanın ahlakî, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarına cevap veren metafizik esaslar üzerine kurulu bir düzendir.

Bu yüzdendir ki Karakoç, kent ve uygarlık kavramını geleneğin görünür yüzü 

olarak birlikte kullanır. İnsanlığın Dirilişi’nde bu konuya şöyle ifade eder: 

“Kentlerle uygarlıklar arasında, varoluşları ve varoluşlarına anlam 

veren eşyayı ve zamanı yorumlama yönünden âdeta bir kan bağı vardır. 

Uygarlıkların, siteleri vardır mutlaka. Kentler ve sitelerse uygarlıksız olmaz.

Kentler, siteler, medineler, uygarlık özü olmaksızın ve bu özün toz ve 

toprağıyla haşır neşir olma, karılma olmaksızın, oluşamazlar.”

Karakoç, aynı yazının devamında kentin oluşum sürecini ise, uygarlığın bir 

maya olarak, insanın tabiatla yoğrulan hamuruna şekil vermesi neticesinde kentin 

doğduğunu söyler. Burada insan, tabiatla uyumlu bir çaba içinde bir yaşam alanı ortaya koyarken medeniyet, bu sürecin özü ve insanın çevresini şekillendirmesinin verili bilgeliği olarak ortaya çıkmaktadır.

Karakoç, şiirinde ise, mekanı genel anlamda üç farklı bakış açısıyla işler. 

Birincisi, bir yaşam alanı olarak mekan ve birey ilişkisidir. Burada yüzyıllar içinde 

belirli bir metafizik anlayışa göre teşekkül etmiş olan mekanın, özelde şehir ve 

mimari eserlerin, yaşanan modernleşme sürecinde bir arayış içindeki bireye varlık 

zemini oluşturması, ona bir aidiyet, bir kimlik sunması söz konusudur. Bu açıdan 

mekan, hem bir sığınma hem bir itiraz dayanağı olarak var olur. Modernitenin 

boğucu ve yıkıcı atmosferi içinde bunalan birey, mekan üzerinden geçmişiyle bağ 

kurmaya, ona eklemlenmeye ve ileriye doğru bir hamle yapmaya çalışır. Mekan, 

bireyde zaman düzleminde var olmayı sağlayan, düşünce ve hayat tarzı olarak 

süreklilik duygusuyla bir aidiyet oluşturan, bireyin sahih varoluşunun en önemli 

argümanı olmaktadır.

Mekânın, bireyin bilincini oluşturan bir yapı olduğu düşüncesi açısından 

Karakoç’un bu tavrı, bilhassa Yahya Kemal ve dar bir açıdan da Tanpınar’ın mekâna 

yükledikleri anlama yakındır. Mekanın bilince dönüşme süreci, bir açıdan zamansal 

boyutu daha geniş düşünmeyi gerektirmektedir. Mekan, bütün zaman boyutlarının bir 

kapsül olarak muhafazasını sağlamayarak bir süreklilik meydana getirmektedir. 

Mekanda süreklilik düşüncesi tarihi, o da doğal olarak medeniyet kavramına 

götürmektedir. 

Yılmaz ve Kavaz’ın Yahya Kemal’in şiirinde birey-mekan ilgisinde 

belirttikleri gibi, mekan, tarihi kendinde taşıyan bir sembol olarak şairin bireysel 

duyuşundan kolektif ruha doğru genişleyen bir karaktere sahiptir. Bu yolla Yahya 

Kemal, hem ferdî planda hem cemiyetin devamı düşüncesinde kendini süreklilik 

düşüncesine bağlamış olur.

Yılmaz, Yahya Kemal’in şiirlerinde kimlik kurucu bir unsur olarak mekanı 

incelediği makalesinde, tarihsel bir birikimi kendinde barındıran mekanın imtidat 

düşüncesiyle bir varoluş sunduğuna dikkat çeker:

“Şair, mekânın hafızasına başvurarak, bugünün sağlam temeller 

üzerinde yükselmesine gayret eder. Bu süreklilik onun imtidat fikrinin de bir 

gereğidir. “Gelişerek devam etmek, devam ederek gelişmek” şeklinde 

özetlenen imtidat, tarih ve coğrafya anlayışının da bir devamlılık esasınca 

ilerlemesini elzem kılar.”

 Mekanın, birey için ifade ettiği anlam bakımından Karakoç ile Yahya Kemal’in 

çıkış noktaları birbirinden farklıdır. Yahya Kemal’in mekanı tarihsel açıdan bireyin 

bilincine dönüştürmesinin psiko-analitik açıdan anlamı, kişisel bilincin 

dağılmamasını sağlaması yönüyledir. Tanpınar’ın farklı bir bakışla süreklilik 

düşüncesi üzerine kaleme aldığı “İnsan ve Cemiyet” adlı makalesi bu konuyu 

aydınlatması açısından önemlidir. Tanpınar, mezkur makalesinde süreklilik 

düşüncesini insan-mekan ilgisinden insan-cemiyet üzerinden okumaya çalışır. O, 

cemiyet fikrinin yaşamın trajik tarafını azalttığı, cemiyette insandaki gibi bir ölümün 

söz konusu olmadığı düşüncesindedir. Orada bir süreklilik zinciri vardır ve bu, 

nesiller boyu devam eder durur. Bu açıdan Tanpınar, cemiyet düşüncesinin toplumlar 

için olduğu gibi fertler için de ölüm düşüncesini yendiği düşüncesindedir. Yazının 

devamında da cemiyetin süreklilik şuurunun işlevlerine dikkat çeker:

“Fert, ferdî hayatından ayrıldıkça cemiyet onu devam ettirir. Bu 

ayrılış, şahsiyete ait hususiliklerin inkârı değil, aksine, bu hususiliklerin 

değer kazanmasıdır. Tarihin mânâlandığı yer, bu hâtıralarla topluluk şuurunu 

devam ettirmesidir. Tarih, sanat eserleri, gelenekler, hepsi cemiyetin 

süreklilik şuurudur.”

 Tanpınar’ın bu tespitleri, aslında gerek kendisi için gerek Yahya Kemal’in 

medeniyet düşüncesiyle tarihe ve tarihin somut bir taşıyıcısı olan mekana bakışının 

psikolojik tarafına ışık tutması açısından önemlidir. Bilindiği üzere ne Yahya Kemal 

ne Tanpınar, bu süreklilik anlayışını yaşadıkları dönemde Tanpınar’ın ifade ettiği 

çerçevede kendi ferdiyetlerini cemiyet hayatının birer parçası haline getirmek için

cemiyette katılarak, cemiyette fanileşerek yapmış değillerdir. Hatta Yahya Kemal 

için “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiirinde bu durum, psikolojik bir rahatlama, 

bir “katharsis” olarak mahçup bir itirafa dönüşür. Bu açıdan bilhassa Yahya 

Kemal, ölüm ve yok olma düşüncesi karşısındaki trajik tarafı esnetme yolu olarak 

inanca değil, süreklilik fikrinin cemiyet dışı bir taşıyıcısı olan tarihe ve onun reel 

hayattaki yansıması olarak mekana yönelerek aramıştır.

Mekanın, tarihin geçici formunun dışında bireylerin ve toplumların bilincini 

oluşturan “süreklilik” düşüncesinin somut göstergesi olması Yahya Kemal’i de 

Tanpınar’ı da Karakoç’u da medeniyet kavramına götürmüştür. Bu açıdan 

medeniyet fikri doğrultusunda Yahya Kemal’in İstanbul üzerinden somutlaştırdığı 

tarihi ihtişamı, şiir kişisinin varlığının zemini olarak algılaması, Karakoç’ta 

“Sultanahmet Çeşmesi”, bazı açılardan da “Şehzadebaşı’nda Gün Doğmadan” gibi 

şiirlerinde birbirine yakındır. Yine Tanpınar’ın “Bursa’da Zaman” şiirinin izleği de 

bu çerçevede değerlendirilebilir. Fakat Yahya Kemal’de mekan, benliğin 

parçalanmasını engelleyen bir yapı ve bir açıdan da teselli bulunan bir sığınaktır. 

Karakoç’ta bu anlamlar bulunmakla birlikte, bireyin, mekanın kaderiyle birleşerek

mekanın ruhunu kuşanması ve onunla yeniden var olması, bir tesellinin ötesinde bir 

eylem alanı olarak mekanı görmesi önemlidir. İnsan, kendi dirilişini gerçekleştirdiği 

gibi mekanın da dirilişini gerçekleştirecektir. Karakoç’un, mekanı inanç yönüyle öne 

çıkarması, Yahya Kemal’de görülmeyen bir taraftır.

Karakoç’un mekanı yaklaşımının ikinci şekli ise, mekanı, metafiziğin 

yansıma alanı olarak görmesidir. Karakoç, yaşam alanı olarak öne çıkardığı kentin, 

uygarlıkla var olduğunu söyler. Her medeniyet kendini kentle ifade eder. Bütün 

kozmolojik düşünce, dünya görüşü, inanç sistemi, varlık tasavvuru kendini kent 

üzerinden ortaya koyar ve her kent, onu var eden bir ruha sahiptir. Karakoç, “Kent” 

başlıklı yazısında bu konuya dikkat çeker: “Şehir, medine, site veya kent, hangi 

kelimeyle ifade edersek edelim, bir medeniyetin canlı ve toplu sergisi demek olan 

eser, her şeyden önce bir ruhun ifadesi olmaktadır.”

Karakoç, şehrin özünü oluşturan bu ruhun, temelde insan olduğunu ifade 

ederek, insanın daha erdemli, daha iyi bir hayat için ortaya koyduğu maddi-manevi 

bütün çabaların kentin asıl anlamını oluşturduğu düşüncesindedir. Bu anlamda 

sanayileşme sonrası kapitalist dünya öncesindeki kentlerin az çok bu ruhu taşıdıkları, 

fakat bu süreçten sonra bütün dünyada insanlığın yaşamış olduğu inanç 

katastrofunun kenti de bu ruhtan uzaklaştırdığı düşüncesindedir. Roma’nın Papalık 

düşüncesiyle, Petersburg’un Dostoyevski ve Tolstoy’la bir kimliğe sahip oldukları 

fakat günümüzde bütün bunların değiştiğini ifade eder.

Karakoç, şiirlerinde de İslam kentlerinin anlamının dayandığı metafizik

düşünce ve bunu yüzyıllar içinde inşa etmeye çalışan fikir mimarları olduğu 

görüşündedir. Bu yüzden kentlerle bu kişileri bilinçli tarzda birlikte kullanmaya 

çalışır. 

Karakoç, şehrin kültürüne, inanç dünyasına, mimarisine, tarihsel kimliğinin 

şekillenmesine katkıda bulunmuş kişilerle kenti özellikle birlikte anar. Bu yöntem, 

Karakoç’un şehrin ruhuna yaptığı vurgudur.

Karakoç’ta mekanın üçüncü görünüm biçimi ise siyasaldır. Ona göre mekan, 

bir coğrafya olarak İslam birliği idealinin gerçekleşme sahasıdır. Kapitalist 

modernleşme sonrası askeri ve siyasi bir güç olarak Batı, İslam coğrafyasının 

neredeyse tamamını istila etmiş, sömürgeleştirmiştir. Daha sonra bağımsızlık 

hareketleriyle irili ufaklı ulus devletler ortaya çıksa da sınırları Batılı güçlerle yapay 

bir şekilde çizilmiş bu devletler, sömürgeleştirme politikalarının dışında bir hamlede 

bulunamamış ve bağımsızlıkları sadece resmiyette kalmıştır. Asya’dan Avrupa 

içlerine, Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar çok geniş alana yayılmış Osmanlı 

Devleti, Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadele sonrasında “misak-ı millî” diye 

adlandırılan Anadolu toprakları üzerinde de Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. 

Karakoç, gerek düşünce yazılarında gerekse edebi metinlerinde bu yapay bölünmeye 

şiddetle karşı çıkmıştır. İslam ülkelerinin, kendilerine dayatılan bu rolü 

benimsememesi, kendi içlerinde siyasi, ekonomik işbirliklerine gitmeleri ve hatta 

bütün İslam ülkelerinin tek bir çatı altında birleşmesi gerektiğini yüksek sesle 

söyleyegelmiştir. Geçmişte, Osmanlı tecrübesinde olduğu gibi, bunun mümkün 

olduğunu gösteren uzun bir tarihi dönem vardır; bu açıdan aynı şeyin tekrar 

gerçekleşebilmesinin önünde fikri anlamda bir sorun yoktur. Bu açıdan Karakoç, 

şiirlerinde memleketçi edebiyatın dar bir alanla yetindiği sınırları kabullenmez. 

Mekke, Medine, İstanbul, Konya, Bursa, Saraybosna, Urfa, Diyarbakır, Bağdat, Şam, 

Halep, Basta, Kahire, Tahran, Semerkant, Mursiye, vb. tek bir ülkenin şehirleriydi. 

Karakoç da, şiirlerinde bu şehirlerin ayrılmışlığını kabullenmez ve bütün bu 

şehirlerin geçmişte kader birliği ettiği gibi, henüz Batı medeniyeti karşısında son 

sözünü söylemediğini düşündüğü İslam medeniyetinin söz konusu birliği 

gerçekleştireceği düşüncesindedir. “Bir İslâm Haritası” adlı yazısında bu düşüncesini 

ve hayalini şöyle dile getirir: “Cebelitarık’tan Cava adasının sonuna kadar tek 

devlet. Sınırlarında tel örgü yok; fakat, her yerde aynı hızla atan, şuurlu kalplerin 

zinciri var. İnanmış, öteye inanmış, ahlâklı, sıhhatli, çalışkan bir halk: İslâm 

Milleti.”

Bu düşünce, Karakoç’un şiirlerinde “İslam Devleti” ve “İslam Milleti” olarak 

kendini şehirler ve ülkeler üzerinden gösterir. Karakoç, geçmişte Müslümanların bir

arada yekvücut olduğu ihtişamlı zamanlara göndermede bulunarak yok oluş 

karşısındaki derin üzüntüsüne rağmen, bir dirilişin gelecekte mutlaka yaşanacağına 

sarsılmaz bir şekilde inanmakta ve inanç, iyimserlik olarak şiirine yansımaktadır.


SONUÇ 

Sezai Karakoç bugüne kadar her biri birden fazla baskı yapmış otuz sekiz eseri, 

bir o kadar yayınlanmayı bekleyen, deneme, inceleme ve fikri yazılardan oluşan 

çalışmaları, edebi. ve fikri faaliyetine eklediği siyasi parti başkanı olma kimliğiyle 

1950'den bu yana fikir ve sanat dünyamızın mümtaz şahsiyetlerinden birisidir. 

Sezai Karakoç sadece kendi sanatını bütünlüğe kavuşturmuş bir sanatçı olarak 

kalmamış gençlik yıllarından beri belirgin bir dünya görüşünün içinde yer tutarak, 

sanatını düşüncesinden hiç bir zaman ayırmamıştır. 

Sezai Karakoç'u önemli kılan özelliklerden birisi de kendisine özgü fikir ve 

sanat tezi ortaya koymasıdır. 1960 yılından sonra aralıklara çıkarıp bugünlere kadar 

farklı aralıklarla çıkardığı dergide sanat ve dünya görüşünü genel anlamıyla "Diriliş" 

kavramı etrafında şekillendirmiştir. Diriliş dergisinde her türlü sanat-edebiyat 

meselelerinden çağdaş felsefi tartışmalara, sinema ve tiyatro yazılarına, İslam kültür 

ve tarihine ilişkin araştırmaların yanında metafizik konulara kadar birçok eski ve yeni 

konu yer alınıştır. Birçok genç şair, akademisyen ve araştırmacı ilk çıkışlarını burada 

yapmışlardır. 

Sezai Karakoç bugüne kadar gündelik gelir-geçer her türlü polemik ve 

tartışmadan geri kaldı. Bu yönüyle yığınların insanı olmadı ama tutarlı kişiliğiyle her 

türlü kesimde saygın bir yer kazandı. 

Hikayelerinde, piyeslerinde hep bir mesaj taşıdı. 

Sezai Karakoç, Cumhuriyet devrinde, kendi denemecilerinden önce çok sapa 

görünen bir yol tutturmuştur: Şiirde basma kalıplar içine hapsolmuş, kurumuş, 

katılaşmış, din duygusunu yeni bir ilhamla diriltmiştir. Onun denemelerinden sonra, 

henüz kendilerine ulaşmamış olan pek çok genç şair, dinden ilham alan modern 

üsluplu şiirler yazmıştır .

Sezai Karakoç'un izinden giderek kemale ulaşmış bugün bir hayli şair sayılabilir. Bu onun yol açıcılığını göstermektedir. 

Kültür hayatımıza ve şiirimize getirdiği yeni konu ve söyleyiş biçimi, 

gelenekten kopuş gösteren giren şiirimizi modern şiirin içinde yeniden geleneğe 

bağlaması, gül gibi Türk şiirinde sıkça kullanılan bir mazmunu bir medeniyet sembolü 

olarak kitap çapında ele alması uzunca süredir yazılmayan Leyla ile Mecnun 

hikayesini yeni şiiri ın iz içinde yeniden kaleme alması gibi bir çok alanda ilk oldu. 

Eski şiirimizin dünyasıyla kurulan ilişkiler açısından Sezai Karakoç'a 

baktığımız zaman, kültürel alt yapı bakımından da daha geniş bir temelden geldiğini 

görürüz. Vardığı yer ise sadece şair olmadığı, düşünce alanındaki düzyazı ürünleriyle 

de ayrıca varlık teşkil ettiği bir yerdir. Modern şiirimizde, şairane içtenliğinden, 

özümsenmiş eski kültürümüzün, dini duyarlıktaki saflığın, hatta duanın müştereken 

çıkarak dallandığı ilk şair Sezai Karakoç oldu. Şiirimizi, Türk toplumunun içine 

girdiği zemine sınırlı olarak değil, Türkçe'nin oluştuğu daha geniş bir süreç içinde 

arama arzu ve iradesini getirdi.

Sezai Karakoç Türkçe'nin yaşayan renklerinden biri olarak, yaşadığı çağı ve 

insanımızı kendi tabii varlığı içinde ele alan, şiirini kültürüyle yoğurmuş, illetinin ve 

medeniyetinin ruhuna bağlı bir şair olarak anılacaktır.

Karakoç üzerine yazılmış önemli kitaplar

Sezai Karakoç, yaşarken hakkında en çok kitap ve makale yazılmış sanat ve düşünce adamı unvanını da elinde bulunduruyor. Yine çok sayıda dergi Karakoç’un düşünce ve sanat görüşüyle ilgili özel sayılar yayımladı. Karakoç hakkında yazılmış önemli kitapları ve bazı özel sayıları ilk basılış tarihlerine göre kısaca tanıtmak amacıyla daha önce yazdığım bir yazıyı özellikle genç okuyuculara faydalı olacağı düşüncesiyle paylaşmak istiyorum. Bu vesileyle bütün okuyucularımın mübarek ramazan bayramını kutluyorum.

Sanat ve Düşünce Dünyasında Sezai Karakoç – Şakir Diclehan, Pîran Yay. 320 sf. İst. 1980: Karakoç hakkında kitap hacmindeki bu ilk çalışma, şair Diclehan ‘ın genç yaşta kaleme aldığı hacimli bir eserdir. Sanatını, düşüncelerini ve Karakoç’un o tarihe kadar basılmış bütün düşünce eserlerini tek tek ele alarak incelemektedir.

Sezai Karakoç’un Şiiri - Ebubekir Eroğlu, Bürde Yay. 86 sf. İstanbul, 1981: ''Diriliş Akımı'' şairlerinden Ebubekir Eroğlu’nun Karakoç şiiri hakkındaki bu incelemesi iki bölüm halinde düşünülmüş 12 makaleden oluşmaktadır. Karakoç şiiri hakkındaki en yetkin eserlerin başında gelmektedir.

Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç – Prof. Dr. Turan Karataş, Kaknüs Yay. 610 sf. İst. 1998: Eser, Turan Karataş hocanın 1994 yılında Prof. Orhan Okay’ın yönetiminde hazırladığı doktora tezidir. Edebiyat alanında sunulmuş bir tez olduğu için Karakoç’un edebî eserleri ağırlıklı olarak ve kapsamlı biçimde ele alınmıştır. Kitabın sonunda (bugün için son 20 yıl eksik de olsa) kapsamlı bir bibliyografya mevcuttur ve çok kıymetlidir. Kaynak yayınlarınca gözden geçirilmiş yeni baskısı yapıldı.

Medeniyetin Dirilişi – Doç. Dr. Muhittin Bilge, Hece Yay. 144 sf. Ankara 2004: Karakoç’un ''Millet'', ''Devlet'' ve bilhassa ''İslam Medeniyeti'' kavramlarını inceleyen eser, Muhittin Bilge’nin 1996 yılında hazırladığı yüksek lisans tezidir. Karakoç’un düşünce dünyasını çok ana hatlarıyla ve kolayca okunur bir üslupta ele alan pratik bir kitaptır. Lise öğrencileri de okuyabilir.

Leyla İle Mecnun’un İki Şairi, Fuzûlî ve Sezai Karakoç – Prof. Dr. İlhan Genç, Şule Yay. 350 sf. İst. 2005: Bu çalışma, Fuzûlî’ ‘nin Leyla ile Mecnun adlı eseriyle Sezai Karakoç’un Leyla İle Mecnun adlı eserlerini karşılaştırmalı incelemektedir. Aradaki 500 yıla rağmen geleneğin yeniden üretilmesinin bir örneği olarak Leyla İle Mecnun, Karakoç tarafından bir kere daha zirveye taşınmış ve böylece yalnız edebiyat tarihimizin değil; çağdaş edebiyatımızın da yaşayan bir şaheseri olmuştur.

Diriliş Taşları, Sezai Karakoç’un Düşünce ve Sanatında Temel Kavramlar – Doç. Münire Kevser Baş, Lotus Yay. 480 sf. Ankara 2008: Eser, Prof. Ramazan Kaplan yönetiminde sunulmuş doktora tezidir. Felsefî kavramlar, sosyal ve siyasal kavramlar, dinî kavramlar ve sanata dair kavramlar ayrı ve kapsamlı bölümler halinde ele alınıp incelenmektedir. Kitap, yine edebiyat sahasında hazırlanmış bir tez olmakla birlikte Siyasal Bilgiler, Uluslararası İlişkiler veya İktisat gibi fakültelerde yapılacak incelemelerin alanını da boş bırakmayıp Karakoç’u bütüncül bir anlayışla tanıtmayı amaçlamıştır.

Eleğimsağmalarda Gök Anıtı – Ali Haydar Haksal, İnsan Yay. 152. Sf. İst. 2007: Hikayeci yazar Ali Haydar Haksal, Mevlanalar, Yunuslarla başlayıp Mehmet Âkif ve Necip Fazıl’dan günümüze uzayan bir altın zincirin son büyük halkası Sezai Karakoç’u çağımızın ufuk insanı olarak ele alıyor. Kitap, hikayeci yazar Ali Haydar Haksal’ın Karakoç üzerine yazdığı 25 yazıdan oluşuyor.

Sezai Karakoç Şiirinde Metafizik Vurgu – Doç. Dr. Münire Kevser Baş, İnsan Yay. 128 sf. İst. 2011: M. Kevser Baş, doktora eserinden sonra Karakoç üzerine yaptığı bu ikinci çalışmada şairin şiirindeki temel kavram, tema ve izlekleri takip ediyor. Aşk, aşkın bilinç, vahiy, ölüm, Hızır, sofra, kavis, bengisu gibi başlıklar altında ilerleyen kitap Karakoç şiirinin metafizik boyutu üzerine yapılmış en önemli çalışma durumunda.

Sezai Karakoç (Anma Kitabı) – Mehmet Çelik, Yakup Çelik, Kültür Bakanlığı Yay. 550 sf. Ankara 2010: Kültür Bakanlığı tarafından hazırlatılmış ve biri ansiklopedik büyük boy olmak üzere iki ayrı ebatta basılmış kapsamlı bir ''anma'' kitabı. Hayat Çizgisi, Düşünce Mimarı Karakoç, Sanat ve Edebiyat Görüşü, Şair Karakoç, Hikâye ve Tiyatro Eserleri, Sezai Karakoç’a Şiirler ve Karakoç Bibliyografyası başlıklı 7 bölümden oluşuyor. 50 civarında şair yazar ve bilim adamının bu kitap için kaleme aldıkları yazılarını bir araya getiren kitapta, fotoğraf çektirmemesiyle bilinen Karakoç’un hiçbir yerde yayınlanmamış az sayıdaki fotoğrafına da yer veriliyor.

Sezai Karakoç’un Poetikası – Prof. Dr. Ali İhsan Kolcu, Salkımsöğüt Yay. 128 sf. Erzurum 2010: Karakoç’un poetik görüşlerinin yer aldığı ''Edebiyat Yazıları'' adlı üç ciltlik eserinin bir incelemesi olan kitap, daha çok öğrencilere ders notu olarak hazırlanmış intibaını veren amatör bir çalışma.

Yoktur Gölgesi Türkiye’de-Sezai Karakoç- Sıddık Akbayır, Turkuaz Kitap Yay. 260 sf. İstanbul 2012: Sıddık Akbayır ‘ın kitabı, Karakoç’u hayatının farklı cepheleriyle ele alıyor. Modern Türk şiirinin kurucusu olarak şairliği, dava adamlığı, kısa sürmüş memuriyeti, parti genel başkanlığı gibi bölümler dışında şiirleriyle ilgili incelemelere de yer veriliyor. Kimi çağdaşlarıyla yapılan karşılaştırmalar ise gereksiz bir ilişkilendirme çabası olarak kalıyor. Yazar, Sezai Karakoç’un çok değer verdiği üstadı Necip Fazıl’la ilgili saygısızlık sayılabilecek ifadelere de yer veriyor.

Kahramanmaraş’ta Sezai Karakoç’la Kırk Saat – Sempozyum Bildiriler Kitabı, Kahramanmaraş Belediyesi Yay. İst. 2006: Karakoç üzerine Kahramanmaraş Belediyesi’nce düzenlenen sempozyumda sunulan bildiriler ve makale yarışmasında dereceye giren yazılar, özenli bir kitap halinde basıldı. İstek üzerine kütüphanelere, şair ve yazarlara gönderiliyor. İstanbul Fatih Belediyesi tarafından 2010''da düzenlenen ''Düşünce ve Sanat Dünyamızda Karakoç'' sempozyumunda sunulan bildiriler de kitaplaştı. Bu kitap da Fatih Belediyesinden ücretsiz temin edilebiliyor. Diyarbakır Dicle Üniversitesi tarafından 2012''de düzenlenen sempozyumun bildiriler kitabının da yakında basılacağını haber almış bulunuyorum.

Bir Uygarlık Tasarımı Olarak Diriliş, Hece Dergisi Karakoç Özel Sayısı- Hece Yay. 650 sf. 2. Baskı Ankara 2010: Hece dergisinin Karakoç üzerine hazırladığı bu çok önemli özel sayının gözden geçirilmiş ve genişletilmiş ikinci baskısı yapıldı. 100''ün üzerinde yazıya yer verilen dergide, çağımızda İslam dünyasına ve insanlığa seslenen bir büyük düşünür olarak Karakoç’un temel kavramları ve ana mesajı konu ediliyor.

Yedi İklim, Türk Edebiyatı, Kitaplık ve Ludingirra dergileri de Karakoç özel sayıları yayınlamışlardır. Karakoç hakkında henüz basılmamış çok sayıda yüksek lisans tezi de bulunmaktadır. Prof. Dr. Ramazan Kaplan, Kamil Eşfak Berki, Mustafa Kirenci, Osman Bayraktar ve Necat Çavuş’un da Karakoç üzerine kitap hacminde basılmamış çalışmaları bulunmaktadır.

Eserleri

Şiir

Masal

Hızırla Kırk Saat

Taha'nın Kitabı/Gül Muştusu

Körfez/Şahdamar/Sesler

Zamana Adanmış Sözler

Ayinler/Çeşmeler

Leylâ ile Mecnun

Ateş Dansı

Alın Yazısı Saati

Mona Rosa (Aşk Ve Çileler)

Mona Rosa (Ölüm ve Çerçeveler)

Mona Rosa (Pişmanlık ve Çileler)

Mona Rosa

Karayılan

GÜN DOĞMADAN Şiirlerin Toplu Basımı

Çeviri Şiir

Batı Şiirlerinden

İslamın Şiir Anıtlarından

Deneme

Edebiyat Yazıları I Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir

Edebiyat Yazıları II Dişimizin Zarı...

Edebiyat Yazıları III Eğik Ehramlar

Düşünce

Ruhun Dirilişi

Kıyamet Aşısı

Çağ ve İlham I-II-III-IV

İnsanlığın Dirilişi

Diriliş Neslinin Âmentüsü

Yitik Cennet

Makamda

İslamın Dirilişi

Gündönümü

Diriliş Muştusu

İslâm

İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü

Düşünceler I-II

Dirilişin Çevresinde

Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I-II-III

Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I-II

Samanyolunda Ziyafet

Unutuş ve Hatırlayış

Varolma Savaşı

Çağdaş Batı Düşüncesinden

Çıkış Yolu I-II-III

İnceleme

Yunus Emre

Mehmet Âkif

Mevlânâ

Piyes

Piyesler I

Armağan

Hikâye

HİKÂYELER I Meydan Ortaya Çıktığında

HİKÂYELER II Portreler

Günlük yazılar

Farklar

Sütun

Sûr

Gün Saati

Gür

Röportaj

Tarihin Yol Ağzında

Belgesel

Gün Doğmadan

ÖDÜLLERİ

1968 Milli Türk Talebe Birliği Milli Hizmet Madalyası

1970 Sürgündeki Macar Yazarları Gümüş Madalya Ödülü

1982 Türkiye Yazarlar Birliği Hikâye Ödülü

1988 Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü

1991 Dünya Sanat ve Kültür Akademisi Ödülü

Kaynaklar

1. YILDIZ, Ali, SEZAİ KARAKOÇ’UN ŞİİRLERİNDE TASAVVUF pdf

2. , DİCLEHAN, Dr. Şakir , SEZAİ KARAKOÇ’UN ESERLERİNDE SOSYAL KONULAR pdf

3. MEDENİYETİN BURÇLARI,  SEZAİ KARAKOÇ KİTABI,  EDİTÖR  Ali DURSUN pdf

1810 Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi - Cilt II - Yapı Kredi Yayınları pdf

4. Wikipedia sitesi, Sezai Karakoç

5. SEZAİ KARAKOÇ HAYATl ·ŞİİRİ / İstanbul, 1995/Tezi Yöneten Doç.Dr. Necat BIRINCI /Hazırlayan: 11623/0mer ERDEM pdf


6. BAŞKAL, Zekeriya, SEZAİ KARAKOÇ’UN ŞİİRLERİNDE MODERNLİK ELEŞTİRİSİ, pdf


7. ENSER,  Ramazan121101007/ SEZAİ KARAKOÇ’UN ŞİİRLERİNDE GELENEĞİN TEZAHÜR ODAKLARI OLARAK İNSAN, ZAMAN VE MEKÂN,

Tez Danışman Prof. Dr. Hasan AKAY/ İSTANBUL 2018

8. Orhanoğlu, Hayrettin ,SEZAİ KARAKOÇ’UN SİİRİNDE İMGELER, Türk Edebiyatı Araştırmaları, 2009, pdf 



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Erdem Beyazıt

  Bulmak Bir an kayboldun gibi! yaşadım kıyameti Yoruldun ama buldun ey kalbim emaneti Yeniden su yürüdü dalıma yaprağıma Bir bakışın can v...